Kitap Çıkarma Maliyeti: Paranızı Matbaaya Değil, Metninizin Gücüne Yatırın
Kitap bastırma fiyatları araştırılırken çoğu yazar yanlış soruyu soruyor. Asıl soru şu: Bu parayı nereye yatırmak daha …
“Anlatma, göster! (show, don't tell!)” yaratıcı yazarlığın en yaygın kurallarından biri olsa da devasa edebiyat tarihine bakıldığında birçok önemli eserin bu kuralı ihlal ettiği görülür. Çünkü sorun, “anlatmak” değil, kötü anlatmaktır.
Yaratıcı yazarlık atölyelerinde, yazarlık rehberlerinde ve editör geri bildirimlerinde en sık karşılaşılan tavsiyelerden biri olan "anlatma, göster" tavsiyesi, özellikle yeni başlayan yazarlara anlatının daha canlı ve etkileyici olması açısından önerilir fakat edebiyat tarihine yakından baktığımızda şaşırtıcı bir gerçekle karşılaşırız: Pek çok büyük roman bu kuralı düzenli olarak ihlal etmiştir.
Peki, sorun gerçekten anlatmak mıdır, yoksa kötü anlatmak mı?
“Anlatma, Göster!" (Show, don't tell) Kuralı nedir?
Bu kural, yazarın okura doğrudan bilgi vermek yerine; olayları, karakterleri ve duyguları sahneleyerek aktarmasını önerir. Örnek vermek gerekirse, “Ahmet çok öfkeli bir adamdı,” cümlesi bir anlatmadır (tell).Buna karşılık, "Ahmet kapıyı öyle sert çarptı ki duvardaki çerçeve sallandı," cümlesi göstermeye (show) örnek olarak kabul edilir.
Bu yaklaşımın amacı, okurun karakter hakkında kendi çıkarımlarını yapmasına imkân sunmaktır. Böylece metin daha somut, daha deneyimsel ve daha etkileyici hâle gelebilir.
Bir karakterin çocukluğunu, aile geçmişini veya yıllar süren dönüşümünü yalnızca sahnelerle anlatmaya çalışmak çoğu zaman yazım açısından pratik değildir. Bu nedenle roman sanatı, tarih boyunca anlatma ve gösterme tekniklerinin dengesi üzerine kurulmuştur. Üstünde durulması gereken şey, anlatının ihtiyaç duyulduğu yerde anlatmayı, göstermenin gerekli olduğu yerde ise göstermeyi tercih etmektir.
Edebî Metinlerde Anlatım Kusurları Nelerdir?
“Anlatma, göster!” ilkesinin popülerlik kazanması, yaratıcı yazarlık dünyasında enteresanbir çelişkiyi açığa çıkardı. Bir zamanlar genç yazarların en büyük sorunu aşırı açıklayıcı olmakken günümüzde birçok yazar bunun tam tersini; her şeyi göstermek zorunda olduğunu düşünüyor. Oysaki anlatım kusurları sadece fazla anlatmaktan doğmaz. Gereğinden fazla göstermek de en az gereğinden fazla anlatmak kadar ciddi sorunlar oluşturabilir.
Yetkin bir editörün karşılaştığı en yaygın problemlerden biri, yazarın karakterlerin her duygusunu uzun davranış dizileriyle açıklamaya çalışmasıdır. Karakter üzgünse pencereden dışarı bakar, ellerini ovuşturur, sandalyesinde kıpırdanır, derin nefesler alır, gözlerini kaçırır, sessizleşir vs. Karakter öfkeliyse yumruklarını sıkar, dişlerini gıcırdatır, masaya vurur, hızlı yürür, kapıyı çarpar vb. Bir süre sonra bu davranışlar, karakterlerin psikolojisini açığa çıkarmaktan çok okurun dikkatini dağıtan tekrar kalıplarına dönüşmeye başlar. Bu, gösterme tekniğinin tek başına bir anlatı kuramamasından kaynaklanır.
Roman yalnızca sahnelerden oluşan bir sanat değildir. Anlatı kuramcıları uzun zamandır romanın iki temel hareket arasında gidip geldiğini belirtir: Sahneleme ve özetleme. Sahneleme, okurun olayları gerçek zamanlı deneyimlemesini sağlarken özetleme, zamanın hızlanmasına, olayların yoğunlaştırılmasına ve anlatının ritmini korumasına yardımcı olur.Buradaki asıl mesele ise, anlatmanın kendisi değil; iyi kullanılmayan anlatmadır.
Anlatma ve gösterme tartışmasının temelinde aslında anlatım kusurları yer alır ki birçok yeni yazarın yaptığı hata, karakterleri ve olayları sürekli açıklamaya çalışmaktır. Sıklıkla karşılaşılan kusurlar ise; duyguları etiketlemek yerine yaşatmamak, karakter özelliklerini listelemek, gereksiz açıklamalar yapmak, okurun çıkarım yapmasına fırsat vermemek, bilgiyi sahne yerine özetlerle aktarmak olarak sıralanabilir. Fakat burada önemli bir ayrımı da akılda tutmak gerekir: Her anlatma biçimi anlatım kusuru değildir. Örneğin Jane Austen, George Eliot ve Tolstoy gibi yazarlar sık sık doğrudan anlatıma başvururlar. Buna rağmen eserleri,edebiyat tarihinin en güçlü eserleri arasında yer almaya devam eder çünkü sorun anlatmak değil, anlatının ritmini bozacak şekilde anlatmaktır. Nitekim büyük yazarlar yalnızca anlatmatekniğine de yaslanmazlar. Jane Austen'ın eserlerinde anlatıcı sık sık karakterler hakkında yorum yaparken George Eliot, karakterlerinin psikolojisini sayfalar boyunca açıklar. Tolstoyise; tarih, toplum ve insan doğası üzerine uzun değerlendirmelere yer verir ki bu eserlerin,“anlatım kusuru” barındırdığı anlamına gelmez. Çünkü anlatım kusuru, anlatmanın varlığıyla değil; anlatının işlevini yerine getirememesiyle ilgilidir.
Betimleme Nasıl Yazılır?
“Anlatma, Göster!” tavsiyesinin en sık yanlış anlaşıldığı alanlardan birini de betimlemeoluşturur. Pek çok yeni yazar, iyi bir betimlemede mümkün oldukça fazla ayrıntı vermek gerektiğini düşünür. Bunun sonucunda romanlar; uzun mekân tasvirleri, ayrıntılı eşya listeleri ve olay örgüsüne katkısı olmayan gözlemlerle dolup taşar duruma gelir. Betimleme yalnızca nesneleri veya mekânları sıralamak değildir. İyi bir betimleme, karakterin bakış açısını ve duygusal durumunu ortaya çıkaracak şekilde işler. Bunlarla birlikte okurun yalnızca bir mekânı, nesneyi veya kişiyi görmesini sağlamaz; aynı zamanda anlatının atmosferini, karakterin bakış açısını ve duygusal tonunu da hissettirir. Başka bir ifadeyle betimleme, bilgi aktarmaktan ziyade anlam üretme işlevi görmektedir.
Zayıf betimlemeye örnek verirsek:
“Oda genişti. Duvarlar beyazdı. Bir masa ve iki sandalye vardı.”
Daha etkili bir betimlemeye örnek verirsek:
“Odanın beyaz duvarları hastane koridorlarını andırıyordu. Köşedeki yalnız masa, uzun süredir kimsenin burada vakit geçirmediğini düşündürüyordu.”
İkinci örnekte görüldüğü üzere fiziksel ayrıntılar, yalnızca bilgi vermek için değil; atmosfer ve duygu yaratmak için de işlerlik kazanmıştır.
Bu nedenle başarılı betimlemeyi şu şekilde sıralamak da mümkündür: Duyulara hitap eder, karakterin bakış açısını taşır, olay örgüsünü yavaşlatmaz, anlatının atmosferini güçlendirir, gereksiz ayrıntılardan kaçınır.
Başarılı eserlerde betimleme, olay örgüsünden bağımsız çalışan bir süsleme unsuru olarak yer almaz; karakter, atmosfer ve tema ile doğrudan ilişki hâlindedir.
Büyük Eserler Neden Anlatır? Kural İhlal Eden Usta Yazarlar
“Anlatma, Göster!” ilkesinin mutlak bir yazarlık yasası olmadığını anlamanın en kolay yolu, edebiyat tarihinin büyük romanlarını incelemektir. Çünkü yaratıcı yazarlık derslerinde sıklıkla tekrar edilen bu ilkeye rağmen birçok klasik eser; anlatıcı yorumları, özetlemeler ve doğrudan açıklamalarla doludur. Bugün bir editörün yeni bir yazarın çalışmasından kolaylıkla çıkarabileceği bazı cümleler, klasik romanlarda yüzlerce sayfa boyunca karşımıza çıkabilir.
Bunun nedeni, klasik yazarların yazmayı bilmemesi değil, tam tersine, anlatmanın hangi durumlarda göstermeden daha etkili olduğunu bilmeleridir.
Anlatıcının görünmez olmayı reddettiği romanların yazarı Jane Austen’ın anlatımı incelendiğinde anlatıcının yalnızca olayları aktaran bir kamera olmadığı anlaşılır. Anlatıcı karakterleri değerlendirir, onların kusurlarına işaret eder, zaman zaman ironik yorumlarda bulunur ve okurun dikkatini belirli noktalara yönlendirir. Bugün birçok yaratıcı yazarlık rehberinin sakıncalı bulabileceği bu yöntem, Austen’ın en güçlü anlatım araçlarından biridir. Çünkü romanlarının asıl gücü yalnızca sahnelerde değil, anlatıcının zekâsında ve gözlem yeteneğinde de yatar.
Binlerce sayfalık “tell” uygulamasının yazarı olan Tolstoy'un romanlarında yalnızca karakterler ve olaylar yoktur. Tarih üzerine düşünceler, toplum analizleri, psikolojik değerlendirmeler ve uzun açıklamalar da vardır ki bazen anlatıcı sık sık olay akışını durdurarak yorum yapar. Günümüz yazarlık tavsiyelerine harfiyen uyulsaydı bu bölümlerin önemli bir kısmının çıkarılması gerekirdi. Oysa tam da bu bölümler romanın düşünsel omurgasını oluşturur. Tolstoy, okurun yalnızca olayları izlemesini değil, o olaylar üzerine düşünmesini de ister.
Psikolojiyi “göstermekle” yetinmeyen George Eliot'ın romanlarında anlatıcı, karakterlerin iç dünyalarını ayrıntılı biçimde açıklar. Günümüzde birçok yazarlık kılavuzu, karakterlerin psikolojisinin davranışlar yoluyla aktarılmasını önerir fakat Eliot burada ayrışır. Çünkü yazar, insan zihnini her zaman davranışlardan okunabilecek kadar basit görmez. Bazı durumlarda anlatıcı yorumları, karakterin yaşadığı çatışmaları birkaç davranıştan çok daha etkili biçimde aktarabilir.
İyi romanlar yalnızca olay anlatmaz; aynı zamanda anlam üretir. Gösterme tekniği okurun olayları deneyimlemesini sağlarken anlatma tekniği, deneyimin yorumlanmasına, bağlamoluşturmasına ve derinleşmesine yardımcı olur. Edebiyat tarihinin büyük eserleri, bu iki yöntemden birini mutlak seçenek olarak değil, birbirini tamamlayan araçlar olarak kullanır.Asıl mesele anlatının o anda neye ihtiyaç duyduğunu bilmekten geçer.
Her Şeyi Anlatmak Zorunda Değilsiniz
Yazarlık eğitimlerinde bazen gözden kaçan gerçeklerden bir diğeri de bazı bilgileri göstermenin, anlatmaktan daha etkili olduğu düşüncesidir. Örneğin bir karakterin yıllarca süren yalnızlığını anlatmak için onlarca sahne yazmak gerekebilir. Hâlbuki iyi kurulmuş birkaç cümlelik bir özet, aynı etkiyi daha güçlü biçimde yaratabilir.
Benzer şekilde her mekânın ayrıntılı biçimde betimlenmesi de gerekli değildir. Anlatının merkezinde yer almayan bir kafe, bir koridor ya da bir otobüs durağı birkaç cümleyle geçilebilir. Betimleme, anlatının hizmetindeyse değer taşır; anlatının önüne geçtiğinde ise, yük hâline gelir.
Anlatma ve Gösterme Arasındaki Denge
Edebiyat tarihinde kalıcı olmuş romanlara bakıldığında dikkat çeken ortak özelliklerden biri, bu eserlerin belirli bir anlatım tekniğine körü körüne bağlı kalmamış olmalarıdır. Büyük yazarlar, kuralları ezbere uygulamaktan ziyade anlatının ihtiyaç duyduğu yöntemi uygulamaları gerektiğini kavramışlardır.
Başarılı romanlarda betimleme ne tamamen anlatmaya ne de tamamen göstermeye dayanır.Yazar gerektiğinde okura doğrudan bilgi verir, gerektiğinde sahne kurar, gerektiğinde atmosfer yaratır. Bu yöntemler birbirinin rakibi değil, tamamlayıcısıdır. Nitekim okurların yıllardır unutamadığı romanlara baktığımızda, akıllarda kalan şey çoğu zaman ayrıntılı tasvirler değil; o tasvirlerin yarattığı his ve düşüncedir. Çünkü iyi betimleme bir mekânı değil, bir deneyimi görünür kıldığında işler. Roman sanatının temel amacı da tam olarak budur.
İyi yazarlık, teknikler arasında taraf tutmaktan çok anlatının ritmini, tonunu ve amacını gözeterek doğru aracı seçmekten geçer. Okur, bir romanı kullanılan teknikleri saymak için değil, güçlü bir hikâyenin içinde kaybolmak için okur. Onların aklında kalan şey, yazarın ne kadar ustalıkla “gösterdiği” ya da ne kadar az “anlattığı” değil; metnin onlarda bıraktığı izdir.
Sonuçta iyi edebiyat, kurallara harfiyen uymaktan değil, doğru yerde doğru tercihi yapabilmekten doğar. Roman sanatının tarihi de bize bunu gösteriyor...