Karakterleriniz Yaşıyor Mu, Yoksa Sadece Sizin Kuklanız Mı?
Roman karakterleriniz kendi iradesiyle mi hareket ediyor yoksa sadece sizin birer kuklanız mı? Yazarın Kuklası Sendromu…
Yayıncılık dünyasının metinlere duyduğu şüphe hep aynı temel soru etrafında şekillenmiş: "Bu metni gerçekten o mu yazdı?"
Eskiden şüphenin ve sahtekarlığın anatomisi çok başkaydı. bir eserin orijinalliği sorgulanırken edebi dedektiflik bambaşka detaylar üzerinden yapılırdı. "Başka bir yazardan intihal mi var?" veya "Ünlü yazarın arkasında bir gölge yazar mı çalışıyor?" gibi... Kısacası okur ve eleştirmenlerin peşine düştüğü asılsızlıklar ve maskeler hep vardı.
Bugün ise edebiyatta yapay zekâ çağının başlamasıyla metinlere sızan şüphenin niteliği tamamen değişti. Artık eserleri incelerken "Bu geleneksel bir intihal mi?" diye değil, "Bunun arkasında atan bir nabız, gerçek bir bilinç var mı?" diye soruyoruz. Eskiden sahte yazarların peşine düşerken şimdi; ChatGPT gibi devasa dil modellerinin kelime yapbozlarını kusursuzca birleştiren sentetik algoritmalarının ruhsuz izlerini arıyoruz. Klasik bir yapay zekâ intihali arayışından öte, bir "insansızlık" sorunuyla karşı karşıyayız. Özellikle yapay zekâ ile kitap yazmak hevesinin bir salgın gibi yayılmasıyla birlikte durum şu an eskiye nazaran çok daha vahim.
Peki, bu matematiksel dizilim edebi bir ruh yaratabilir mi? Yoksa okur, kendi zihninde yarattığı o "yazar illüzyonuna" mı âşık oluyor? The New Yorker yazarı Jay Caspian Kang, bu sorunun peşine düşerek 30 bin kişinin katıldığı devasa bir edebiyat deneyi gerçekleştirdi. Sonuçlar, yapay zekânın aşılamaz "büyük açığını" gözler önüne seriyor. Kang, gelişmiş yapay zekâ modeli Claude’u kullanarak, okurlara sunulan metinlerin insana mı yoksa makineye mi ait olduğunu soran bir oyun kurguladı. Hedef büyüktü: George Eliot, Ernest Hemingway ve Bram Stoker gibi edebiyat devlerinin üsluplarını kopyalamak.
İşin en çarpıcı kısmı ise yapay zekânın ilk denemelerdeki ruhsuz, sıkışmış metaforlarını aşmak için kullanılan yöntemdi. Kang, adeta sentetik bir editoryal atölye kurarak robot alt modellerden oluşan bir iş gücü yarattı. Bir model yazarken diğeri "asla Latince kökenli kelime kullanma" veya "karakterin ne hissettiğini doğrudan söyleme" gibi edebi kurallarla metni denetledi.
Beş günde toplanan 30 binden fazla yanıtın istatistiği ürkütücü: Katılımcılar, makine ile insanı ayırt etmede %52 oranında kaldı. En büyük yanılgı, gotik edebiyatın mihenk taşı Dracula’nın yazarı Bram Stoker’ın taklidinde yaşandı; okurların yalnızca %17’si metnin yapay zekâya ait olduğunu fark edebildi. Bir anlamda makine kusursuz bir tuzak kurmuş ve okurların yarısından fazlasını içeri çekmeyi başarmıştı. Yapay zekâ, gelişmiş algoritmalarıyla okuru kelimelerle kandırabilse de Kang’ın tespit ettiği o devasa boşluk metnin derinliklerinde kendini hemen hissettiriyor: Durağanlık.
Kang bu durumu şöyle özetliyor: "Yapay zekâ sahnelerinde karakterler var, mobilyalara dokunuyorlar, kıpırdanıyorlar ama asla anlamlı bir şey yapmıyorlar. Koridorlar hep boş, atmosfer hep durağan. Yapay zekâ bir şeyi hissettiği için değil, şimdiye kadar yazılmış milyarlarca kelimeyi devşirerek seçim yapıyor."
Hikâye geliştirmenin temel taşı da tam burada yatıyor. Eksik olan şey; karakterin motivasyonu, yazarın sancısı ve metnin arkasındaki gerçek niyettir. İnsan bilinci bir eylemi sonuçları, travmaları ve hisleriyle kurgularken; makine, sadece kelimelerin istatistiksel çarpışmasını sahneler. Karakterler yaşamaz, sadece simüle edilirler.
Yapay zekâ ile yazılmış bir metni okuduğumuzda hissettiğimiz o çirkin boşluk, insanlığın sonunun geldiği dehşeti değil; tıpkı satrançtaki rakibinizin hamle için gizlice bir bot kullandığını öğrendiğinizde yaşayacağınız derin hayal kırıklığıdır. Tam da bu noktada, o kadim Narkissos mitini hatırlamamak elde değil. Suda gördüğü yansımaya vurulup o kusursuzluğun kendi eseri olduğuna inanan Narkissos gibi, bugünün yapay zekâ sevdalıları da ekranda beliren o pürüzsüz, hatasız ve soğuk kelime dizilimlerine bakıp kendi "yazar illüzyonlarına" âşık oluyorlar. Ortada uykusuz geçirilmiş geceler veya sanatsal bir üretim olmasa da makinenin aynasında parlayan sentetik metne bakıp kendi sahte dehalarını alkışlıyorlar.
İşin bir diğer gerçekliği ise yayıncılık dünyasının bu duruma karşı uyanmaya başlaması. Artık birçok yayınevi yapay zekâ üretimlerini yakalamak için özel tarama programları kullanıyor; prestijli edebiyat yarışmaları AI kullanılarak üretilen işleri anında yarışma dışı bırakıyor. Bu durum aslında, yarattıkları o mekanik çöplüğün arkasına sığınan sahte yazarlar için caydırıcı bir korku sebebi olmalı. Ancak kendi yansımalarından öylesine büyülenmiş haldeler ki, umarsızca yeni kitaplar çıkarmaya devam ediyorlar. Oysa kandırabildikleri tek kitle, yeterince okumayan birkaç kişi veya yakın çevreleri. Günün sonunda, ekran kapanıp o metinle yapayalnız kaldıklarında gerçeği en iyi kendileri biliyor: Çalıntı kelimeler var heybelerinde…
Yapay zekâ ile üretilen metinler gelecekte edebiyatta ayrı bir dal mı olur, yoksa başlı başına yeni bir kategoriye mi dönüşür bunu bugünden kestirmek güç. Ama okur, okudukça aradaki o derin farkı sezmeye başlayacak. Çok fazla okumayan birisi bile gün gelip, yapay zekânın ürettiği o süslü ama içi boş duygusal (!) kelimelerin ruhunda hiçbir 'karşılık' bulmadığını fark ettiğinde ağır bir şüpheye düşecek. Çünkü bizim makineden ayrıldığımız temel nokta tam da burası: Biz; kusurlarımızla, hatalarımızla, yaşadığımız acılarla ve bitmek bilmeyen korkularımızla varız.
Bugün evet, yapay zekâ (ve kuantum bilgisayarların ufukta görünen o inanılmaz ivmesi) işleri kolaylaştırıyor, yazım sürecini hızlandırıyor ve bilgiye erişimde kusursuz bir 'co-pilot' görevi görüyor. Ancak en nihayetinde acıyı çeken, o sızıyı kalemine geçiren yazardır; çekmelidir ve çekmek zorundadır. Yazmak, özünde bunu gerektirir. Bir metni edebi kılan, art arda sıralanmış hatasız cümleler mi yalnızca? Yoksa o cümlelerin arkasındaki o saf, filtrelenmemiş ve bizzat "hissedilmiş" yaşanmışlıklar mı?
Özetle, günün sonunda o kaçınılmaz ikilemle baş başa kalıyoruz:
Bize göre sorulması gereken: "Bu satırları gerçekten siz mi yazdınız? Yoksa bu devasa kelime yapbozu size fazla ağır geldi de parçaları birleştirsin diye komşunun o her şeyi bilen zeki çocuğu Gemini'yi mi çağırdınız? Sahnede gururla sunduğunuz o proje, o roman, o öykü aslında kimin?"
Yapay zekâ sevdalılarına göre ise durum: "Önemli olan o kelimeleri art arda dizebilme sancısının derinliklerine inmek (İngilizcedeki meşhur "delve into" kalıbının çevirisi; Büyük Dil Modellerinin -LLM- eğitim verilerinde aşırı temsil edilen 'over-represented' yüksek ağırlıklı bir token) değil; okuyucuya pürüzsüz, dinamik ve zengin bir metin mozaiği (Yapay zekânın en sevdiği klişe "rich tapestry"; makinenin mecaz üretme algoritmasının olasılık ağlarında -n-gram- ilk başvurduğu güvenli hazır şablon) sunmaktır. Bu bağlamda (Bağlamı toparlamaya çalışan 'dikkat mekanizmasının' -attention mechanism- en düşük yaratıcılık ayarında -low temperature- ürettiği standart geçiş jeneratörü), çok boyutlu (Metne yapay bir felsefi derinlik katmak için kullanılan, "multifaceted" kelimesinin istatistiksel dolgu malzemesi) cümlelerin kökeni, nereden devşirildiği ya da kimin zihninden koptuğu yadsınamaz (Algoritmanın argümanı kesinleştirme ve onaylatma eğilimi/bias'ı; "undeniable" yansıması) bir öncelik değildir."
"Çünkü", "Ve", "….değil" kalıplarına girmedik bile