Pahalı Takım Elbiseli Kırmızı Bayraklar: Romantizmin İki Yüzyıllık Gerilemesi
Bugünün popüler romantizm romanları, kadınlara güç iddiasında bulunurken aslında onları erkeğin travmalarını iyileştire…
Bir kitabın yolculuğu çoğu okur için kitapçı rafında ya da bir çevrim içi mağazanın öneriler bölümünde başlar. Kapağı dikkat çeker, arka kapak okunur, birkaç sayfa çevrilir ve karar verilir. Oysa kitabın asıl hikâyesi çok daha önce başlamıştır: aylarca cevap bekleyen e-posta zincirlerinde, editör masalarında biriken dosyalarda, satış toplantılarında, baskı maliyetlerinin hesaplandığı tablolarda.
Türkiye'de yayıncılık tartışmaları hep aynı eksende döner. Yazarlar yayınevlerinin yalnızca ünlü isimlerle çalıştığını düşünür, okurlar raflarda birbirine benzeyen kitaplardan başka bir şey göremediğini söyler, editörler yetişmeyen takvimlerden yakınır, yayınevleri ise yükselen maliyetlerden ve belirsiz satışlardan söz eder. Aynı masaya oturan dört kişi, aynı sektör hakkında dört farklı hikâye anlatır ve ilginç olan, her hikâyenin kendi içinde haklı bir tarafı vardır.
Bugünün sorunlarını yalnızca "kötü yayınevleri" ya da "yetersiz editörler" üzerinden açıklamak kolaydır ama gerçekliği açıklamaz. Bir kitabın kaderi; yazarın metninden editörün değerlendirmesine, yayınevinin ekonomik gücünden dağıtım sistemine, kitapçının raf politikasından sosyal medya algoritmalarına kadar uzanan uzun bir zincirin sonunda belirlenir. Zincirin tek bir halkasını suçlamak, bütünü görmeyi zorlaştırır.
Bu dönüşüm sık sık yanlış yorumlanıyor. Büyük yayınevlerinin artık yalnızca ünlü isimlerle çalıştığı iddiası gerçeğin yarısını anlatır. Dünyanın en büyük yayınevleri bugün de ilk romanına yatırım yapıyor, güçlü editörlük süreçleri yürütüyor. Mesele "iyi kitaplar artık basılmıyor" değil; iyi kitapların hangi koşullarda basılabildiği ve hangilerinin çok daha avantajlı başladığıdır.
Yayıncılığı yalnızca yayınevlerinin gözünden okumak da yanıltıcı olur. Yazmak isteyen insan sayısı hiç olmadığı kadar arttı yazarlık atölyeleri, dijital araçlar ve sosyal medya sayesinde. Bu gelişme sevindirici olduğu kadar rahatsız edici sorular da doğuruyor. Daha çok insan yazarken, aynı hızda daha çok insan okuyor mu? Bir yazar, eleştiri beklemeden önce kendi metnine dışarıdan bakabilecek kadar okuyor mu?
Okur tarafında da benzer bir çelişki var. "Hep aynı isimler basılıyor" eleştirisinin karşısında şu soru duruyor: Peki, okurlar gerçekten yeni yazarlara şans veriyor mu, yoksa tanıdıkları isimlere mi yöneliyor? Bugün algoritmalar yalnızca yayınevlerini değil okurları da yönlendiriyor; bir kitabın görünürlüğü arttıkça daha çok satılıyor, daha çok sattıkça daha görünür hâle geliyor.
Okurun tanınmış yazara yönelmesi her zaman kültürel tembellik ya da meraksızlıkla açıklanamaz; kitap fiyatlarının yükseldiği bir ortamda bu tercih aynı zamanda ekonomik bir risk hesabıdır. Ayda yalnızca bir ya da iki kitap alabilen okur, parasını daha önce sevdiği veya hakkında çok sayıda yorum gördüğü bir yazara ayırmayı güvenli bulur. Bu bireysel davranış anlaşılırdır, fakat binlerce kez tekrarlandığında yeni yazarın görünürlüğünü daha da azaltır ve yayınevinin zaten tanınmış isme yönelmesini güçlendirir. Böylece yayınevinin “okur bunu istiyor” gerekçesiyle yaptığı güvenli tercih ile okurun “param boşa gitmesin” düşüncesi birbirini besleyen bir döngüye dönüşür. Sonuçta hem okur hem yayınevi rasyonel davranırken kültürel çeşitlilik daralabilir.
Bu yazının temel iddiası burada başlıyor: modern yayıncılığın sorunlarını tek bir tarafın ahlaki başarısızlığı olarak okumak mümkün değil. Ekonomik baskı altındaki yayınevleri, görünürlük arayan yazarlar, tanıdık isme yönelen okurlar, artan iş yükü altındaki editörler, dağıtım sistemi ve algoritmalar birlikte yeni bir düzen kurdu. Sorun bu aktörlerin varlığı değil; farklı yapıların aynı başlık altında konuşulup birbirinden ayırt edilmemesi. Önümüzdeki bölümlerde tek tek suçlu aramak yerine, yayınevinin, editörün, yazarın ve zamanın bu dönüşümdeki payını ayrı ayrı inceleyeceğiz.
Bugün bir yayınevini eleştirmek kolaydır: dosyalara geç dönmek (hatta hiç dönememek), yalnızca tanınmış isimlere yönelmek, risk almamak. Ancak bu davranışların neden ortaya çıktığını anlamadan yapılan eleştiri, hastalığın belirtilerini konuşup nedenlerini görmezden gelmeye benzer. Çünkü bu dönüşüm tek tek kötü kararlardan değil, kırk yılı aşkın süredir değişen ekonomik ve teknolojik koşulların birleşiminden doğdu.
Yirminci yüzyılın büyük bölümünde yayıncılık yüksek kâr getiren bir sektör değildi, ama editörlerin edebî sezgisinin satış tahminlerinden daha belirleyici olabildiği bir alandı. Bu anlayış özellikle 1970'lerin sonunda değişmeye başladı. Yayıncılık şirketleri büyük medya gruplarının bünyesine girdikçe, yatırımcılara düzenli büyüme gösterme baskısı da editöryal kararların doğasını değiştirdi.
Thomas Whiteside, 1980’de The New Yorker’da yayımlanan “The Blockbuster Complex” dizisinde, yayınevlerinin büyük şirketlerin bünyesine girmesiyle yayıncılığın yüksek satış hacmine, büyük avanslara ve yoğun tanıtım kampanyalarına dayanan “blockbuster” modeline yöneldiğini anlatıyordu. Jason Epstein ise 1990 tarihli “The Decline and Rise of Publishing” yazısında bu dönüşümün ekonomik sonucunu gösterdi: Başarılı bir çok satan kitap, yayınevinin bütün faaliyetlerini ve yıl içindeki diğer kitaplardan doğan zararları karşılayabiliyor; buna karşılık büyüyen işletme giderleri, yayınevlerini düzenli olarak yeni çok satanlar bulmaya bağımlı hâle getiriyordu. Böylece yayın kurullarında “Bu kitap iyi mi?” sorusunun yanına giderek daha baskın biçimde “Kaç adet satar?”, “Ne kadar avans verilebilir?” ve “Pazarlama bütçesi ne olacak?” soruları eklendi.
Sinykin'in Big Fiction'da işaret ettiği gibi, büyük yayınevleri zamanla yalnızca hangi kitapların yayımlanacağını değil, hangi tür hikâyelerin yazılmasının daha "güvenli" olduğunu da dolaylı biçimde belirlemeye başladı. Bir dosyanın reddedilmesi sadece o yazarı etkilemez; benzer metinler yazmayı düşünen yüzlerce kişinin zihninde görünmez bir sınır oluşturur.
Bu tabloya internetin ve özellikle Amazon'un yükselişi eklendi. George Packer, The New Yorker'daki "Cheap Words" (George Packer/ Ucuz Kelimeler 17.02.2014) yazısında Amazon'un yalnızca daha ucuz kitap satmadığını, kitabın ekonomik merkezini de değiştirdiğini anlatıyordu. Kitap artık algoritmaların önerdiği, kullanıcı verileriyle şekillenen dev bir dijital pazarın parçası hâline geldi ki bu da özellikle orta ölçekli yayınevlerinin hareket alanını daralttı.
Yayıncılık ekonomisinin az konuşulan bir gerçeği de kitabın basılmasıyla bitmeyen maliyetidir. Telif, editörlük, dizgi, kapak, depolama, dağıtım komisyonları ve özellikle iadeli satış sistemi. Bir kitap ilk aşamada satılmış görünse bile aylar sonra satılmayan nüshalar geri dönebilir. Bu yüzden yayınevleri yalnızca "Bu kitap iyi mi?" değil, "Bu kitabın riski yönetilebilir mi?" sorusunu da sormak zorunda kalır. Bu gerçek nitelikten vazgeçmeyi meşrulaştırmaz, ama karar mekanizmasını anlamamızı sağlar.
Son on yılda tabloya yeni bir aktör eklendi. Algoritmalar. TikTok'un kitap toplulukları, yıllar önce yayımlanmış romanları yeniden çok satanlar listesine taşıyabiliyor. Bu gelişme keşif imkânı sunarken, aynı zamanda belirli anlatı kalıplarını sürekli öne çıkararak görünürlüğü birkaç formül etrafında da yoğunlaştırabiliyor. Buna son yıllarda hızla gelişen yapay zekâ teknolojileri de ekleniyor. Henüz sektörün merkezini değiştirecek ölçüde değil, ama metin üretimi, çeviri ve pazarlama alanlarında dönüşümün işaretleri şimdiden görülüyor.
Sonuçta ortaya çelişkili bir tablo çıkıyor. Yayıncılık tarihin en erişilebilir dönemini yaşarken, aynı zamanda görünürlük rekabetinin hiç olmadığı kadar sert yaşandığı bir döneme de girdi. Bu yüzden sormamız gereken soru "Yayınevleri neden eskisi gibi değil?" değil; yayıncılığın içinde bulunduğu düzen değişirken hâlâ ondan elli yıl önceki davranışları bekleyip beklemediğimizdir.
Yayıncılık dünyasında iki cümle sık sık çarpışır: "İyi dosya olsa zaten basılır" ve "Artık kimse dosyaya bakmıyor, sadece isme bakıyor." İkisi de kendi bağlamında doğrudur ama tek başına gerçeği anlatmaya yetmez.
Bir editörün masasını düşünelim. Aynı gün ilk romanını tamamlamış tanınmamış bir yazarın dosyası da önündedir, yüz binlerce takipçisi olan bir ismin dosyası da. Editörün kişisel zevki belki ilk dosyadan yanadır, ama kararı artık tek başına vermez. Pazarlama, dağıtım, finans ve yönetim kurulu da sürece dahildir. Dosya edebî niteliğini kaybetmez, ama artık aynı zamanda ekonomik bir proje hâline gelir.
Bu durumu "yayınevleri sanatı bıraktı" diye özetlemek kolaycılıktır; gerçek daha karmaşıktır. Bir yayınevinin ayakta kalması gerekir, bu yüzden ticari kaygının varlığı tek başına sorun değildir. Sorun, ticari kaygının editoryal muhakemenin önüne geçtiği noktada başlar. Sinykin'in vurguladığı gibi, editör zamanla metnin geleceğini öngören kişi olmaktan, geleceği tahmin edilebilir kılması beklenen kişiye dönüşmüştür.
Burada "platform" kavramı devreye girer. Yazarın kitap yayımlanmadan önce ulaşabildiği okur kitlesi. Sosyal medya bu kavramın kapsamını genişletti. Artık dijitalde kurulmuş sadık bir topluluk da yayınevi için düşük risk anlamına geliyor. Bu, "takipçisi olan herkes kitap çıkarıyor" eleştirisini haklı çıkarsa da madalyonun öbür yüzü şudur: Yayıncı çoğu zaman yalnızca ünlü olduğu için değil, hazır bir okur kitlesi olduğu için o yazarı daha az riskli görüyor.
Risk kavramı sanılandan çok daha belirleyicidir. Bir kitabın başarılı olacağına dair kesin bir formül yoktur; bugün klasik sayılan pek çok eser ilk yayımlandığında beklenen ilgiyi görmedi. Yayıncı da bunu bilir ve kararlarını olasılık üzerinden verir. Ancak riskten sürekli kaçan bir sistem zamanla yalnızca güvenli seçimler yapar. Güvenli seçimler ise nadiren kültürel sıçrama yaratır. Maxwell Perkins'in temsil ettiği anlayışla bugünün performans tabloları arasındaki fark tam burada: Onun döneminde editörün başarısı keşfettiği yazarlarla ölçülüyordu, bugün ise çoğu kurumda listenin ticari performansından bağımsız değerlendirilemiyor.
Modern yayıncılığın en büyük körlüğü kötü editörler değil, ölçülebilen verinin ölçülemeyen değerin önüne geçmesidir. Takipçi sayısı, ön sipariş, reklam dönüşüm oranı ölçülebilir; bir metnin elli yıl sonra hâlâ okunup okunmayacağı ölçülemez.
Madalyonun öteki yüzünde ise yazarın kendi körlüğü durur. Yazmak hiç olmadığı kadar erişilebilir hâle geldi, ama bu demokratikleşme yazarlık üzerine düşünmeyi zorlaştırdı da. Büyük yazarların ortak özelliği, yazmaya başlamadan çok önce uzun yıllar okumuş olmalarıdır. Yalnızca klasikleri değil, çağdaş edebiyatı, farklı coğrafyaların edebiyatını, şiiri, tarihi de kapsayan geniş bir pratiği. Bu yüzden sorulması gereken soru "Kaç kitap yazdınız?" değil, "Son beş yılda sizi gerçekten sarsan kaç kitap okudunuz?" olmalı.
Sosyal medya bu tabloyu daha da karmaşıklaştırdı. Kitap anlaşması ekran görüntüleri bir statü göstergesine dönüşken önemli bir nokta unutuluyordu. Kitap henüz ortada yokken, yayımlanacak olması bile başarı olarak dolaşıma girebiliyor. Sorun görünürlüğün varlığı değil, üretimin önüne geçmesi.
Psikolojideki Dunning-Kruger etkisi burada da işler. Deneyimi az olan biri kendi yeterliliğini olduğundan yüksek değerlendirme eğilimindedir. Aylarını verdiği metne duygusal yatırım yapan bir yazar için editörün önerisi kolayca kişisel bir reddediş gibi hissedilebilir. Oysa Raymond Carver ile editörü Gordon Lish arasındaki tartışmalı ilişkinin gösterdiği gibi, büyük metinler nadiren tek seferde yazılır; yeniden yazmak yazarlığın ayrılmaz parçasıdır.
İşte tam burada bir paradoks doğar. Yayınevi risk almak istemiyor, yazar eleştiri almak istemiyor. İki farklı korku aynı masada buluşuyor ve en büyük kaybı, üzerinde çalışılmayı hak eden metinler yaşıyor. Bu yüzden sıradaki soru artık okurlara ve zamana yönelmek zorunda çünkü hiçbir yayıncılık sistemi, onu ayakta tutan tercihlerden bağımsız düşünülemez.
Bir tarafta daha seçici, daha yavaş çalışan yayınevleri, diğer tarafta sayısı her geçen yıl artan, kitabını yayımlatmak isteyen binlerce yazar. İki taraf arasındaki mesafe büyüdükçe yeni bir sektör doğdu. Kapısında "yayınevi" yazan ama her zaman yayıncılık yapmayan bir sektör.
Burada önemli bir ayrım gerekiyor. Ücret karşılığı sunulan her yayın modeli etik dışı değildir. Independent Book Publishers Association, hibrit yayıncılığı tanımlarken seçici dosya kabulü, şeffaf sözleşme, profesyonel editoryal süreç ve gerçek dağıtım ağı gibi ölçütleri vurguluyor. Sorun modelin varlığı değil, matbaa hizmetinin yayıncılık diye pazarlanmasıdır.
Bir kitabı basmak ile yayımlamak aynı şey değildir. Basmak teknik bir işlemdir; yayımlamak editoryal, kültürel ve ticari bir sorumluluktur. Bu ayrım son yıllarda bilinçli ya da bilinçsiz biçimde bulanıklaştı. En kritik soru: Karşı taraf gerçekten dosyayı mı değerlendiriyor, yoksa müşteriyi mi? Cevap çoğu zaman sözleşmeden ziyade, gelir modelinde saklıdır. Gelirin ana kaynağı kitap satmaksa yayınevi iyi kitap arar, çünkü satılmazsa kendisi de zarar eder. Gelirin ana kaynağı yazardan alınan paket ücretleriyse, kitabın okura ulaşıp ulaşmaması ikincil hâle gelebilir.
Yanıltıcı yayıncılık çoğu zaman açık bir yalanla değil, kapsamı belirsiz ama kulağa büyük gelen vaatlerle çalışır. “Türkiye’nin her yerine dağıtım”, “kitapçılarda yer alma”, “sosyal medya desteği”, “fuar katılımı”, “editörlük hizmeti” ya da “ilk baskının kısa sürede tükenmesi” gibi ifadeler, ayrıntısı açıklanmadığında yazarın zihninde sunulandan çok daha büyük bir hizmet algısı yaratabilir. Oysa bir kitabın çevrim içi mağazada listelenmesi fiziksel kitapçı raflarında bulunması anlamına gelmez; dağıtımcının sistemine girmek görünürlük sağlamaz, fuarda masaya birkaç nüsha koymak da gerçek tanıtım sayılmaz. Benzer biçimde “ilk baskı tükendi” cümlesi, baskı adedi bilinmeden anlamlı değildir; yüz adetlik bir baskının tükenmesi ile beş bin adetlik bir baskının tükenmesi aynı başarı değildir. Yayıncılık masalı tam da teknik olarak yanlış olmayan bu ifadelerin, gerçekte sunulmayan bir başarıyı ima etmek için kullanılmasında başlar.
Bu yapıların ortaya çıkışında geleneksel yayıncılığın da payı var: dosyasına aylarca cevap alamayan, hiçbir geri bildirim görmeyen yazarlar, kendilerini dinleyen alternatiflere yöneldi. Boşluğu fırsatçılar kadar sistemin kendisi de üretti.
Aynı zayıflık, farklı bir biçimde markalaşma üzerinden de işliyor. Bir yayınevinin adı sadece onun ticari işareti olamaz. Yıllar boyunca yayımlanan kitaplarla kazanılmış bir güven hafızasıdır. Ama bugün "Bu yayınevi bu kitaba inanmış" cümlesinin yerini giderek "Bu kitap şu yayınevinden çıkmış" cümlesi alıyor. İlkinde editoryal güven vardır, ikincisinde yalnızca statü vurgusu. Prestij zamanla ticari bir değere dönüştüğünde, yayınevi kültürel bir kurum olmaktan çıkıp statü dağıtan bir markaya yaklaşır; yazarın da beklentisi değişir: "Bu logoyla daha ciddi görünür müyüm?"
Yazarın kendine dürüstçe sorması gereken bir soru daha: Belirli bir yayınevini, logosunun özgeçmişinde nasıl duracağını düşündüğü için mi istiyor? Aynı hastalık yayınevinde de görülür: yazar logoyu ister yayınevi ismi ister ve konuşulmayan şey yine metin olur.
Ücretli yayıncılık pazarı bir tek yayınevlerinin satış becerisiyle büyümüyor.Yayımlanan kitap sayısını yazarlık niteliğinin kanıtı olarak gören talep de bu sistemi besler. Bir yıl içinde ikinci ya da üçüncü kitabını çıkarmak, sosyal medya biyografisinde yayımlanmış eser sayısını artırmak veya her yeni kapağı yeni bir başarı belgesi gibi sergilemek, zamanla metnin olgunluğunun önüne geçebilir. Böyle bir ortamda yeniden yazmak, beklemek ve eleştiri almak gelişimin doğal aşamaları olmaktan çıkar; yayın takvimini geciktiren engeller gibi görülür. Kitapların sayısı arttıkça yazarın da büyüdüğü yanılsaması, paket yayıncılık şirketlerinin tam olarak ihtiyaç duyduğu pazarı yaratır: Metnin okura ne söylediğinden çok, kaçıncı kitabın çıktığının konuşulduğu bir pazar.
Bir kurumun gerçekten yayıncılık yapıp yapmadığını anlamak için logosuna veya sosyal medya görünürlüğüne değil, işleyişine bakmak gerekir. Dosyaları seçerek mi kabul ediyor, yoksa ödeme yapabilecek herkesi mi yayımlıyor; editörün adı ve yaptığı çalışma açıkça belirtiliyor mu; baskı adedi, telif oranı, hak devri ve sözleşme süresi yazılı mı; yazar kendi kitaplarını satın almaya zorlanıyor mu; dağıtımın kapsamı somut olarak açıklanıyor mu; tanıtım vaatleri ölçülebilir mi; daha önce yayımlanan kitaplar gerçekten okura ulaşmış mı? En önemli soru ise gelir modelidir: Kurum esas olarak kitabın satışından mı kazanıyor, yoksa yeni yazar paketleri satarak mı ayakta kalıyor? Gerçek yayınevi her kitabı kabul etmez, kabul ettiği kitabın editoryal ve ticari sorumluluğunu üstlenir ve başarısını yalnızca baskının yapılmasıyla değil, kitabın okurla buluşmasıyla ölçer.
Yayıncılıkta en tehlikeli cümlelerden biri, bir kitabın geleceği hakkında kesin hüküm kurmaktır. Oysa edebiyat tarihi bunun tersini söyler: bir kitabın yayımlandığı gün hakkında hemen her şeyi bilebiliriz ama elli yıl sonra hâlâ okunup okunmayacağını kimse bilemez.
Geçmişe baktığımızda edebiyat tarihini olduğundan daha kaçınılmaz görme eğilimindeyiz; sanki bugün klasik saydığımız eserlerin değeri daha yayımlandıkları anda anlaşılmıştır. Oysa yazarların kendi dönemlerindeki kaderleri birbirinden çok farklıydı. Dickens yaşarken geniş bir okur kitlesine ulaşmıştı; Emily Dickinson’ın şiirlerinin büyük bölümü ise ölümünden sonra yayımlandı. Herman Melville’in itibarı ölümünden yıllar sonra yeniden yükseldi, John Kennedy Toole da romanını hayattayken yayımlatamadı. Bu örnekler, büyük edebiyatın mutlaka geç keşfedildiğini göstermez. Yaşarken çok okunmak kalıcılığı garanti etmediği gibi, ilk yıllarda görülmemek de gelecekte klasikleşmenin kanıtı değildir. Edebiyat tarihinin öğrettiği daha sınırlı ve daha dürüst gerçek şudur: Bir eserin kendi çağındaki karşılığı ile sonraki kuşaklardaki yeri arasında kesin bir formül yoktur.
Yayıncılığın en acı ironilerinden biri, yaşayan yazara karşı temkinli davranan sistemin, koruma süresi sona ermiş ölü yazara karşı birdenbire sınırsız cesaret göstermesidir. Yaşarken telif, editöryal yatırım, tanıtım ve uzun vadeli ilişki gerektiren bir yazar; eserleri kamu malına geçtiğinde düşük riskli bir yayıncılık ürününe dönüşebilir. Aynı kitap yeni çeviriler, renkli kapaklar, bez ciltler, gençlik baskıları, koleksiyon serileri ve farklı fiyat seçenekleriyle onlarca kez yeniden yayımlanır; yıllar önce “ağır”, “satmaz” ya da “okuru yok” denilen eser bu kez “zamansız başyapıt” etiketiyle pazarlanır. Sorun klasiklerin yeniden basılması değildir; yaşayan yazara gösterilmeyen ekonomik iştahın, artık telif talep edemeyen yazara gösterilmesidir.
Bu tevazu dersi, yazının başından beri konuştuğumuz bütün aktörleri yeniden aynı masaya getiriyor. Yayınevi geleceği tahmin etmeye çalışır, editör metnin potansiyelini görmeye çalışır, yazar kendi sesini bulmaya çalışır, ama hiçbiri zamanın vereceği kararı bilemez. Bugün büyük kampanyalarla vitrine taşınan bir roman birkaç yıl içinde unutulabilir; küçük bir yayınevinin mütevazı baskısı yıllar sonra yeniden keşfedilebilir.
Bu belirsizlik, yazarın bugün karşı karşıya olduğu asıl sınavla da doğrudan bağlantılı. Modern yayıncılığın en büyük risklerinden biri, henüz olgunlaşmamış yazarları hızla tüketmesidir. İlk kitabını yayımlayan bir isim kariyerinin en kırılgan döneminde bulunur; deneyime, eleştiriye, yeniden yazmaya ihtiyaç duyar. Eğer yayımlanmak yolun sonu gibi sunulursa gelişim süreci görünmez hâle gelir. İyi bir yayınevi yalnızca kitap yayımlamamalıdır. Yazarla uzun vadeli bir ilişki kurar; ilk kitabın eksiklerini konuşur, ikinci kitap için alan açar. Sektörün hızlandığı dönemlerde bu ilişki zayıflar. Yazar bir sonraki kitabı yetiştirmek zorunda hisseder, editör aynı anda çok fazla dosyayla ilgilenir ve kaybedilen yalnızca iyi bir kitap olmaz. Gelişme ihtimali olan bir yazar olur.
Büyük yazarların çoğu yalnızca yetenekleri sayesinde gelişmedi. Doğru zamanda karşılaştıkları insanlar sayesinde de gelişti. Onlara inanan editörler, ilk kitap beklenen ilgiyi görmediğinde bile vazgeçmeyen yayınevleri. Bu yüzden asıl mesele "bir sonraki büyük yazarı keşfetmek" değil, henüz büyük olmayan bir yazarı büyütecek sabra sahip olup olmadığımızdır.
Geriye tek bir soru kalıyor: Bütün bu tartışmaların sonunda yayıncılığın amacı nedir? Daha çok kitap üretmek mi, daha çok satmak mı, yoksa gerçekten yaşayacak metinlerin ortaya çıkabileceği bir iklim kurmak mı?
Bunun tek bir cevabı yok. Ama belki de doğru yayıncılık, tam bu soruyu sormayı bırakmadığı sürece varlığını sürdürebilir.