Derya Bozkurt
SÖYLEŞİ

Geride Bıraktıklarımız Bizi Gerçekten Bırakır mı?

Derya Bozkurt

Derya Bozkurt’un ilk romanı Alaska, geçmişin soğuk duvarları arasında kendi sesini arayan bir kadının içsel mücadelesini yalın ve samimi bir dille anlatıyor. Aile travmaları, bastırılmışlık ve yüzleşme ekseninde ilerleyen roman, okuru kahramanının gelgitlerine ortak ediyor. 451 Atölye Anlatı Masası’nda Bozkurt’la Alaska’nın doğuşunu, editoryal yolculuğunu ve devam ihtimalini konuştuk.

 

Edebiyatın büyük, süslü, ağdalı kelime oyunlarından sıkılanlar için Perseus Yayınevi raflarından yalın diliyle dikkat çeken bir eser yükseliyor: Derya Bozkurt’un Alaska’sı.

Yazarın bu ilk romanı gücünü sadeliğinden ve samimiyetinden alıyor. Okulun duvarları arasına sığmayan Derya Bozkurt, okuru ilk sayfalarda yakalayan, duru ve akıcı bir kurgu inşa etmiş. Dışarıdan bakıldığında hayatı sayılarla ve formüllerle yöneten bir matematik öğretmeninin içeride taşıdığı yükü, iç seslerini ve hayatının bilmecesini çözme uğraşını anlatıyor bize.

Alaska, küçük yaşta annesiz kalan bir çocuğun babası ve babaannesinin gölge gardiyanlıklarıyla büyüyen tutsaklığını, bu tutsaklığın içinden çıkmak isterken çarptığı soğuk duvarları hepimizin aşina olduğu kesitlerle sunuyor. Hikâyenin asıl başarısı da buradan geliyor: Toplumdan kopuk olmayan, gündelik hayatın keşmekeşini kahramanın acı dolu hikâyesiyle harmanlayabilmesinden. Sonuçta okur, hikâyeyle birlikte aynı yolda yürüyebiliyor, onunla hemhal oluyor ve bir sonraki sayfayı merakla bekliyor.

Anlatı Laboratuvarında Bir “Kurgu Köprüsü”

Biz 451 Atölye’de, hikâyeleri sadece imla ve paragraf düzenine göre temizleyen klasik düzeltmenliği reddediyoruz. Bizim işimiz, bir kurgunun iç mimarisini, o görünmez “Anlatı Mühendisliği”ni bulup ortaya çıkarmak.

Derya Bozkurt ise günümüz popüler kültüründen bağımsızlaşarak yalın bir anlatımı benimseyen yazarlardan. Gelin hep birlikte yazarın ilk romanı olan Alaska’nın yolculuğundan bahsetmeden önce Derya Bozkurt’un hayat yolculuğuna göz atalım.

Derya Bozkurt, ilk gençlik yıllarını Aksaray’da geçirdi. Edebiyata ve yazmaya olan merakı henüz ilkokuldayken kaleme aldığı şiirlerle meyvesini verdi. Ortaokul ve lise yıllarında yazdığı şiirlere kısa öyküler ve deneme yazıları da ekledi. İlk roman denemesini ortaokul öğrencisiyken, ikincisini ise lise yıllarında kaleme aldı.

Yazma eylemini profesyonelliğe dökmesi ise üniversite yıllarında başladı. Hem Edebiyat Fakültesi’nde öğrenciyken bir grup arkadaşıyla çıkardıkları edebiyat dergisinde hem de çeşitli yerel ve online dergilerde öykü ve şiirleri yayımlandı. Bunların yanında bir süre radyoda şiir programı yaparak kendi şiirlerini seslendirdi.

Üniversite sonrası edebiyat öğretmenliği ile birlikte dergilerde yazarak devam ettiği yazın hayatına, uzun süre ötelediği romanını tamamlayarak ivme kazandırmak istedi. Yayımlanmış ilk romanı olan Alaska ile güçlü bir çıkış yakalayan yazar, yeni çalışmalarını kaleme almaya devam etmektedir.

 

 

Editör Masasından Karla Kaplı Yollara...

Artık Alaska’nın yolculuğuna başlayabiliriz.

Esere 451 Atölye’nin editoryal gözüyle bakalım: Derya Bozkurt’un Alaska’sının arkasında dengeli bir editoryal çalışma yatıyor. Eser, Perseus Yayınevi’nden çıktı. Editörlüğünü Berna Güzel yaptı. Hikâyenin editoryal yolculuğunda, metnin özüne dokunmadan, yazarla ortak çalışarak metnin önündeki taşları temizlemek ve bölümleri sadelikle birbirine bağlayarak geçişlerin pürüzsüz hale getirilmesi hedeflenmişti.

Berna Güzel tam olarak bunu yaptı; eserin sürükleyici diline müdahale etmedi, metnin sahip olduğu alt metinlerle sadeliğin içindeki gücü irdeledi. “Olmak istediğim ben” ile “gerçekte olduğum ben” arasındaki kavgayı anlatan Derya Bozkurt’la birlikte Alaska’nın karla kaplı yollarında yürümeye koyuldu.

Sonuçta eserin özü korunarak yapılan “Kurgu Köprüsü” çalışmasıyla birlikte Alaska, editör masasından ait olduğu sade ve samimi anlatımıyla ayrılmış oldu.

Sözün özü: Alaska, piyasa romanlarının yapay gürültüsünden uzak, gücünü kendi sadeliğinden alan içten bir ilk roman. Geçmişin soğuk duvarlarını sırtında taşıyan fakat gerçeğin peşine düşüp mücadele etmekten korkmayan bir kadının öyküsünü okumak isterseniz Alaska sizleri bekliyor.

Geride bıraktıklarımızın bizi gerçekten terk edip etmediğini, çevresine örülen duvarları yıkmaya çalışan bir kadının mücadelesini yazarın kendisiyle konuşuyoruz.

 

DERYA BOZKURT İLE ANLATI MASASI

-Siz bir edebiyat öğretmenisiniz. Her gün sınıfta edebiyatın kurallarını, teorilerini ve o büyük yazarların başyapıtlarını anlatıyorsunuz. Bilgi birikiminiz ilk romanınızı yazarken üzerinizde “Kusursuz yazmalıyım” baskısı yarattı mı? Yahut yazdıklarınıza bir öğretmen gözüyle bakarak sansür uyguladığınız anlar oldu mu?

 Edebiyat öğretmenliği benim çocukluk hayallerimden biriydi. Yazmayı seviyor olmamın bu hayalin temelini oluşturduğunu biliyorum. Size belki de bir edebiyat öğretmenine yakıştıramayacağınız bir şey söyleyeyim: Yazar olmanın, yazmayı sevmenin edebiyat okumakla alakası olmadığını çok sonra anladım. Dolayısıyla bahsettiğiniz birikime sahip olmanın ve edebiyat öğretmeni olmanın katkısını yadsımamakla beraber beni kastığını söyleyemem. Sorunuzun ikinci kısmına gelirsek bahsettiğiniz anlamda bana sansür uygulatan şeyin öğretmenliğimden ziyade yetiştiğim kültür olduğunu itiraf etmeliyim.


-Gelelim Alaska’ya... Sahnelerin aktığı, duru ama bir o kadar da içsel bir yüzleşme hikâyesi bu. Peki, bu fikir zihninize ilk olarak nasıl düştü? Alaska, gerçek bir hayat hikâyesinden yola çıkılarak mı yazıldı? Değilse, sizi bu romanı yazmaya iten asıl sebep neydi? Sizi bu romanı yazmaya iten o kırılma anını merak ediyoruz.

 Öncelikle Alaska’nın bir kurgu ürünü olduğunu söylemeliyim. Bunu samimiyetle ifade etmeliyim ki romana başladığımda ilk sayfayı yazarken ikinci sayfada ne yazacağımı ben de bilmiyordum. Olay örgüsünü tamamen metnin akışına bıraktım. Bu büsbütün plansız olduğum anlamına gelmiyor tabii: Romanda yer almasını istediğim duyguları, düşünceleri, bakış açılarını hikâyeye özenle serpiştirmeye çalıştım. Yazarken herkesin kendinden, çevresinden parçalar bulmasını; eşinin dostunun, komşusunun benzeriyle karşılaşmasını sağlamak kaygı düzeyinde olmasa da kafamdaki planın parçasıydı diyebilirim.


-"Küçük yaşta annesiz kalan ve otoriter bir ailenin gölgesinde büyüyen bastırılmış kadın" figürü, edebiyatta ve sinemada defalarca işlenmiş bir konu. Kahramanınızı inşa ederken, okurun zihnindeki o tanıdık "mağdur kadın" klişelerine düşme riskinden nasıl sıyrıldınız? Kahramanınızı özgün bir gerçeklikle donatmaya çalışırken nasıl bir yol izlediniz, karşılaştığınız güçlükler nelerdi?

Çok güzel bir soru, teşekkür ederim. Başlangıçta kahramanın içinde bulunduğu durum itibarıyla klişe bir donanıma sahip olduğunun farkındayım. Romanın devamında bu klasiklikten “gerçeklik” farkıyla sıyrıldığımı söyleyebilirim. Karakterin realistliği, iç dünyasının aktarımında gösterdiğim titizlik ve özenin Alaska’yı sevdiren, aynı zamanda doğal bulduran unsurlar olduğunu düşünüyorum. Kurguya rağmen okuyucuya “Yok canım, bu kadar da olmaz!” diyerek burun kıvırtmamaya çalışmak ip üzerinde yürüdüğüm tek kısım olabilir. Okuyuculardan gelen olumlu yorumlar bunu başardığımı gösteriyor, bu yüzden mutluyum.


- Romanınızı kaleme alırken yazarlık tıkanmasına takıldınız mı? Tıkandığınız noktada nasıl bir yol izlediniz? Yazmanın yazar tıkanıklığını açtığını düşünen yazarlardan mısınız yoksa ilhamın gelmesini bekleyen yazarlardan mısınız?

Net cevap vereyim: Ben ilhama inanıyorum. Hatta daha ileri gideyim; “Hadi ben de yazayım bakalım.” denemeleriyle, zorlamayla yazılan ürünleri baştan defolu buluyorum. İlhamla yazılan her şey mükemmel olur iddiasında da değilim elbette ama yazarlığın sadece yazarlık kararı alınarak, karar verilerek yapılabilecek bir şey olmadığı inancındayım. İddialı bir ifade olacak belki ama yazar tıkanıklığı denilen duruma da bu bağlamda yaklaşıyor ve şöyle düzeltiyorum kafamda: Yazar olma kararı alanların tıkanıklığı.

Bununla birlikte şuna da hemen açıklık getireyim; ben Alaska’yı altı ay gibi bir sürede yazdım. Son elli sayfasını da neredeyse bir yıl sonra. “Sizin yaşadığınız bu süre yazar tıkanıklığı olmuyor mu?” derseniz şöyle cevap verebilirim bu duruma: Kalemi elime alıp ilham gelmiyor diye bırakmadım, benimki romanla ilgisi olmayan bilinçli bir araydı.

Son olarak sorunuzun son kısmı, cevap vermeye can attıklarımdan. İlhamı bekliyor muyum? Hayır, açıkçası beklemiyor, onu çağırıyorum. Bu biraz kendini tanımakla ilgili. Kelimelerin rahatça akıp gittiği saatleri, ortamı biliyor ve bunu kullanıyorum.


- Kitabınız alt metinde çevresine örülen duvarları önce fark eden daha sonra bu duvarları yıkmaya çalışan bir kadının mücadelesini anlatıyor. Ancak "Geride bıraktıkların seni bırakır mı?" sorusunun kendisi zaten baştan yenilgiyi ve geçmişe teslimiyeti kabul eden bir çaresizlik barındırıyor. Bu tezat durumu karakterinizin kişisel özgürlük mücadelesine nasıl entegre ettiniz?

 “Geride bıraktıkların seni bırakır mı?” Bu bir soru, yargı değil. Cümle “bırakmaz” şeklinde bitmiyor ya da “bırakır”. Sorunun cevabı aslında tam olarak okuyucuya bırakılmış da değil, biraz da Alaska’nın kendisinde saklı. Yaşayarak gösteriyor bunu okuyucuya. Bahsettiğiniz tezatlığın içindeki sırrın aslında şu olduğunu söylüyor yaşadıklarıyla Alaska: Yüzleşmeden mutlak değişim gerçekleşmiyor. Alaska’nın içindeki benleri tanıdıktan sonraki mücadele adına aldığı kararlara, çektiği restlere rağmen geçmiş hep yolunu kesmeye devam edecekti ve etti de. O yüzden o soğuk duvarların yıkılmasının yüzleşmeyle birlikte kemâle ermeye başlamasını öngördüm.

Ayrıca kahramanın kendini tanımaya başlayıp ardından isyan bayraklarını çekip müthiş bir değişimle karşımıza çıkması hedeflediğim gerçekliğe aykırı olacağı için asıl tezatlık bu olurdu sanırım. Alaska gitgeller yaşamalı, zorlanmalı, değiştim derken duygusallığının anaforunda başa dönmeli, tekrar denemeli ve yüzleşmeliydi. Tıpkı bizim gibi, herkes gibi.


- Her yazar için dosyasını bir editöre teslim etmek, çocuğunu yabancı birine emanet etmek gibidir. Editörünüz Berna Güzel’e dosyanızı emanet ederken korkularınız var mıydı? İlerleyen süreçte editörünüzle aranızda edebi anlamda bir kimya yakaladınız mı? Berna Güzel ile çalışmak dosyanızın kaderini nasıl değiştirdi?

 Bu düşünceye kesinlikle katılıyorum. Dosyayı emanet etmek, çocuğunu emanet etmek gibi. Bendeki bu duygunun daha fazlası da vardı. Gariptir, çocukluktan bu yana yazdığım hiçbir metne kendim dahi “İlk yazdığımdaki büyüsü bozulur.” kaygısıyla dokunmaya, düzeltmeye hep korkarım. Bu yüzden hassasiyetim dosyamı gönderirken iki kat daha fazla endişeye dönüştü. Netice itibarıyla ise Berna Hanım benim metnime kendisi yazmış gibi samimiyetle sahiplenirken profesyonelliğe gölge düşürmeyen bir bakış açısıyla da ince eleyip sık dokuyarak, benimle sürekli irtibatta kalıp onayımı alarak bütün kaygıları bertaraf ettiğini söyleyebilirim. Dosyanın kitaba dönüşme evresinde dahi tecrübesinden faydalanabilme rahatlığını vermesi de bana editörlükten daha fazlasını hissettirdi.


- Alaska abartıdan uzak, yalın bir dille kaleme alınmış bir roman. Buna karşın arkasında taşıdığı aile travmaları ve içsel yüzleşmeler çok ağır. Edebiyatta genellikle bu tarz yükleri anlatan metinlerde, okur daha hantal ve kasvetli bir dil görmeye alışkındır. Böylesi ağır ve sarsıcı yönleri bulunan romanınızı herkesin anlayacağı kadar duru anlatırken, hikâyenin o edebi ağırlığını kaybetmekten hiç çekinmediniz mi?

 Tam da yakalamak istediğim hava buydu. Etrafta kara bulutların dolaştığı, okuyucuyu hafakanların bastığı, iç karartan bir roman olsun istemedim. Sırf konusu genç bir kızın travmalarını barındırıyor diye atmosferin roman boyunca içerikle uyumlu olmasına ne gerek var ki? Üzdüğü kadar tebessüm de ettirmeliydi. Hayatın kendisi gibi.

 

- Alaska tam da her şeyin asıl şimdi başladığını hissettiren, okura "hikâyenin devamı olmalı" dedirten çok çarpıcı bir yerde bitiyor. Bu kadar sürükleyici olan bir romanı tam da hikâyenin en can alıcı yerinde kesmek bilinçli bir tercih miydi? Yoksa okuru kendi iç sesleriyle o belirsizliğin ortasında yalnız mı bırakmak istediniz? İkinci bir kitabın hazırlığı mı bu, yoksa edebiyatın o tanıdık yarım kalmışlık büyüsü mü?

 Hikâyenin akışına müdahale etmediğimi, olayları çok fazla bilinçli ve planlı idame ettirmediğimi baştan söylemiştim. Bittiği noktaya gelince; eğer devam etseydim yine müdahale etmezdim ama bitirdiğim yerden sonrasını okuyucunun tahayyülüne bırakmak bilinçli bir tercihti açıkçası.

Yalnız okuyan hemen hemen herkesin “Neden burada bitti?” sorusunu beklentiyle karışık bir eleştiriye dönüştürmelerini bu kadar beklemiyordum. Bu eleştiri rahatsızlık duyduğum bir durumdan ziyade geri adım atmama sebep olan, hatta çok da hoşuma giden bir tenkit oldu. Bu nedenle başta düşünmediğim devam kitabının fikirleri zihnime istemsizce üşüşmeye başladı.


- Kitabınızı bitirdikten sonra aklınıza gelen ilk şey neydi? Alaska’nın okurlara ulaşamama ihtimali sizde nasıl yankı buldu? Günümüz popüler kültürünün edebi kaygıdan uzak yazılmış kitapları arasında Alaska’yı nasıl bir yerde konumlandırıyorsunuz?

 Bu soruya öncelikle şuradan başlayarak cevap vermek istiyorum. Beni bir roman yazmaya iten en büyük sebeplerden bir tanesi, piyasadaki kalitesi edebiyat çizgisinin çok altında kalmış kitaplar oldu. Bu konuda tevazu yapmayacağım; kaleme aldığım metinleri piyasadaki kitaplarla kıyasladığımda daha iyisini yazabileceğime olan inancım yani.

Senelerce şiir yazdım, hikâye, hatta tiyatro metinleri... Profesyonel anlamda kitap yazdıktan sonra ancak tam anlamıyla girdiğim yayın dünyası; acı olanı, öğretmen kimliğimle gözlemlediğimi daha net görmemi sağladı. Geçmiş yıllarla kıyasladığımda aslında kitap okuyan bir nesil var ama bundan mutlu olmak yerine muzdaribim. Okuyorlar ama kendilerine hiçbir şey katmayan, öğretmeyen, ufuklarını genişletmeyen, sosyal medya popülerliklerini "Bu kadar takipçi boşa gitmesin, hadi bir de kitap yazayım." diyerek taçlandırmaya çalışan, popüler ama sadece sığ denizde kulaç attırmaya çalışan vakit kayıplarıyla meşguller. Bunun ispatını son yıllarda etrafta çokça görmek mümkün. Ellerinde kalın kalın kitaplar olan gençlerin eğitim alanında hiçbir gelişim gösteremediğinin yakın şahitlerindenim. Meseleye de sadece kendi kitabım Alaska bazlı yaklaşmıyorum. Bu durumu sadece benim değil, bir neslin problemi olarak görüyorum. Ya bizler dönüşerek çerez gibi tüketilen kalın kitaplardan yazmaya başlayacağız ya da nesle asıl okumanın anlamını öğreterek kaliteye yönlendireceğiz. Bu da tek başımıza bizlerin üstesinden geleceği bir durum değil.

Kusura bakmayın, bu konunun benim içimde yara olması kitap yazmadan önce de var olan, belki de biraz edebiyat öğretmeni olmamla da bağdaştırılabilecek bir durum; o nedenle keskin yaklaşmakla birlikte uzattığımın da farkındayım. Yoksa bu konu çok su götürür.


- Edebiyat dünyasında kendinize örnek aldığınız bir yazar var mı? Varsa bu yazarda sizi en çok etkileyen şey nedir?

 Bu konuda çok seçiciyim. Çok fazla kıstasım var elbette. İsim vermek yerine bu ölçülerden sadece birini söylemekle yetineyim. Bir yazar bütün kitaplarını okutturabiliyorsa benim yazarımdır. Kalitesini çok beğendiğim, üslubunu ve ufkunu takdir ettiğim hâlde ikinci ve üçüncü kitabını okuduktan sonra ilki arasında çok fark olmadığı için ya da "devam kitabı okuyorum" hissi uyandırdığı için daha fazlasını okuyamadığım yazarlar var. Tersi de mevcut tabii; her kitabında, biçemde değişiklik olmamasına rağmen bunu bile hissettirmeyen, içeriğini her kitabında zirvede tutan yazarlardan bahsediyorum.

 

Kaleminiz daim, edebi yolculuğunuz açık olsun Derya Bozkurt. Yeni hikayelerinizde buluşmak ümidiyle…

Edebiyatı konforlu bir sığlığa, güvenli cümlelere ve masa başı ezberlerine sıkıştıran anlayıştan sıkılan herkes için anlatı laboratuvarımızın kapıları açık. Çünkü güçlü bir kurgu, yalnızca iyi niyetle ya da karton cümlelerle kurulmaz; hayatın tam kalbinde gözlemle, emekle ve sahici bir temasla var edilir. 451 Atölye, sokağın çamuruyla plazanın sentetik ışıklarını aynı masaya getiren; hayatın farklı yüzlerini edebiyatın imkânlarıyla tartan metinlerin editoryal alanı olmaya devam edecek.