Umut Mustafa Göçmen
SÖYLEŞİ

Okurun Konforunu Bozan Bir Roman:“Verev Ropdöşambr ile Yarım Röveşata” Üzerine

Umut Mustafa Göçmen

451 ATÖLYE X UMUT MUSTAFA GÖÇMEN 19.06.2026

Popüler yazında, romanlar, öyküler ve sosyal medyanın yeni nesil hikâye anlatıcılığı türleri uzun zamandır okurun sırtını sıvazlıyor. Onu konforlu koltuğundan kıpırdatmıyorlar. Hızlı tüketiliyor, akılda iz kalmıyor. İşte bu sığ suların tam ortasında, ezberleri bozan, okura ters bir çalım atan bir ilk roman duruyor: Umut Mustafa Göçmen’in “Verev Ropdöşambr ile Yarım Röveşata”sı.

Açık konuşalım: Bu romanın dili ağır. Edebiyatta sık duyduğumuz “akıcı olsun, yormasın” beklentisinin dışında, köşeli ve yoğun bir dili var. Bugün popüler aşk romanları sosyal medyada paylaşılmak için yazılıyor, sığ distopyalar derinlik zannediliyor. Böyle bir dönemde bu roman, acele etmeyen, sabır gösteren okur için yazılmış özel bir iş.

Bir editör masasından bakınca, bu ağırlık bir kusur değil, tam tersine metnin en güçlü yanı. Çünkü anlatı, son zamanlarda çok rastladığımız o ağdalı yazıların düştüğü boşluğa yuvarlanmıyor – yani ne dediği belli olmayan, ağır ve tekrarlı kelimelerle örülü metinlere benzemiyor. Ucuz aforizmalara kaçmıyor. Karşımızda şöyle bir dünya var: organik kimya formülleriyle Laleli batakhaneleri, Spinoza felsefesiyle pavyonların çiğ neon ışıkları, 90’ların Yosemite Sam’li tasolarıyla kentsel dönüşümün çimentosu aynı potada eriyor. Büyük, kaotik, ama kendi içinde tutarlı.

Peki, bir editör bu metni nasıl işler? Bu karmaşanın içindeki o saf edebi töz nasıl açığa çıkarılır?




Anlatı Laboratuvarında Bir “Kosinüs Hesabı”


Biz 451 Atölye’de, hikâyeleri sadece imla ve paragraf düzenine göre temizleyen klasik düzeltmenliği reddediyoruz. Bizim işimiz, bir kurgunun iç mimarisini, o görünmez “Anlatı Mühendisliği”ni bulup ortaya çıkarmak.

Umut Mustafa Göçmen, dili bir akrobat gibi kullanan bir yazar. Onu tanımadan metne doğrudan el uzatmak, yazarın zanaatine haksızlık olurdu. Gelin önce dükkânın perdesini biraz aralayalım: Kimdir Umut Mustafa Göçmen?

1982 yılının ilkbaharında dünyaya gözlerini açtı. Akhisar Anadolu Lisesi’nde geçen ergenliği boyunca hem Türkçe hem İngilizce laf ebeliğine ve edipliğe merak sardı. Ege Üniversitesi Tekstil Mühendisliği Bölümü’nden mezun oldu; ardından Trakya’da bir tekstil fabrikasında üretim mühendisliği yaptı. Sonrasında yönünü ABD’ye çevirdi; dört buçuk sene boyunca hem çalışıp hem eğitimine devam etti. 2011 yılında Miami Ad School’dan mezun olup yurda döndüğünde, İstanbul’da dijital bir reklam ajansında reklamcılık sektörüne ilk adımını attı. 2012, 2013 ve 2014 yıllarında TEDxAlsancak etkinliğini İzmir’de üç kez organize etti.

Bugüne dek eczane çıraklığından garsonluğa, mühendislikten reklam yazarlığına kadar birbirinden farklı işlerde çalıştı. İlk romanının okurla buluştuğu bugünlerde ise sektörün prestijli ajanslarında görev almış, mesleğinde on beş yılı geride bırakmak üzere olan kıdemli bir reklam yazarı. Kitap okumayı, öyküler yazmayı, sokaklarda ve semt pazarlarında dolaşıp hayata dair o “rehin bırakılmış” hikâyelere tanıklık etmeyi seviyor. Bu yüzden onun kalemi masa başında kurulmuş karton kurgulardan değil; sokağın çamurundan, plazanın sentetik neonlarından ve hayatın tam kalbinden besleniyor.

Bu kaotik dünyaya yaklaşırken ürkmeniz normal. Çünkü burada gerçekten bir şey ortaya koymanız gerekiyor. Metnin sonuna kadar gitme gücünüz ve sabrınız varsa, ancak o zaman anlatının içine girebilirsiniz.

451 Atölye’nin editoryal gözüyle bakalım: Eser, Theseus Yayınevi’nden çıktı, editörlüğünü İlkim İpek yaptı. Sürece dışarıdan bakınca birbiriyle hiç yan yana gelmez gibi duran kavramların (asbest gibi dayanıklı Sorusavsaklar, mor dumanlı Ferbülanslar, rehin bırakılmış His matruşkaları) bu dengesini bozmadan korumak, hassas bir editoryal çalışma gerektiriyordu. İlkim İpek için sınayıcı ama özel bir işti bu.

Yazarın sokağı, plazayı, gurbeti ve insan ruhunun dibindeki boşluğu anlattığı bu metne, kurgunun kendi ruhuna sadık kalan bir “Kosinüs Hesabı” uygulanmış, bilinç akışının yön bulması için editoryal bir denge kurulmuş oldu.





Dükkânın Kepenkleri İnerken...

 

Sözün özü: “Verev Ropdöşambr ile Yarım Röveşata”, piyasa romanları arasında hemen ele vermeyen, sabır ve dikkat isteyen bir kitap. Kurşun kaplı matruşkaların içindeki hislere dokunmak, zihnindeki katılaşmış alışkanlıkları yumuşatmak isteyenler için bu roman, 451 Kütüphane’nin raflarında yerini aldı.

Çünkü ne diyordu His Taciri Muhterem?

“Dibe nasıl battıysan, ancak o biçim açılabilirsin.”








UMUT MUSTAFA GÖÇMEN İLE ANLATI MASASI



-Her yazarın masa başında bir ritüeli, bir çilesi vardır. Ege’nin pürüzsüz sularından Trakya’nın fabrika gürültüsüne, İstanbul’un semt pazarlarına kadar uzanan bu çok sıfatlı hayat hikâyeniz, romanın mutfağına nasıl yansıdı? Masa başına oturduğunuzda hangisi daha baskındı: Mühendis Umut mu, reklamcı Umut mu, yoksa sokakları arşınlayan Umut mu?


Doymak bilmeyen bir gözlemciyim. Direksiyonda değilsem yol boyunca dükkânları,
tabelaları izlerim. Kapalı bir ortamdaysam, orada hayat nasıl akıyor, kim hangi yüzle konuşuyor, kim hangi cümleyi neden yarıda bırakıyor; onu çözmeye çalışırım. Çarşıda, pazarda, sokakta yürürken de huyum değişmez. Zihnimde mekan biriktiririm, ses biriktiririm, insan biriktiririm. Sonra günü gelir, onlar kendilerini hatırlatırlar. Bir cümle olur, bir sahne olur, bir bakış olur. Dik Han da biraz böyle filizlendi.


Mühendislik, reklamcılık, sokak gözlemciliği… bunları birbirinden çok ayrı bölmeler gibi
düşünmüyorum. Mühendislik analitik bakışımı çağladı; biraz daha dişledi. Reklamcılık cümlenin ritmini, darbe gücünü öğretti. Sokak ise bütün bunların fazla steril hale gelmesini engelledi. Masa başına yalnızca “yazar” olarak oturmadım hiçbir zaman. İçimde hep birkaç kişi vardı. Biri hesap yaptı, biri kulağa baktı, biri de gidip hayatın üstüne sinmiş pası metne taşıdı. Roman biraz o iç kalabalığın neticesi.




-Romanın dili oldukça katmanlı, yoğun ve tabiri caizse okurun konfor alanını sabote eden bir yapıya sahip. Yazım sürecinde hiç “Acaba okur burayı anlar mı, çok mu yükleniyorum?” diye durup ikirciklendiğiniz, kendi kendinizle sansür düellolarına girdiğiniz anlar oldu mu? Yoksa “Metnin tözü neyi gerektiriyorsa odur,” diyerek gemileri yaktınız mı?


Açıkçası okurun işini kolaylaştırmayı da, kasten kafasını karıştırmayı da düşünmedim. Bunlar
masaya otururken önüme koyduğum hedefler değildi. Ben daha çok şuna baktım: Bu kurgu içime siniyor mu, bu cümle gerçekten buraya ait mi, bu sözcük oyunu metne hizmet ediyor mu, yoksa sadece kendini mi beğeniyor? Sansür düellosu bana göre değil. Fazla polislik yaptığım anda cümlenin kanı çekiliyor çünkü.

Bazı bölümleri yeniden kurdum elbette. Eklemeler, çıkarmalar yaptım. Ama bunları okurun konforu için değil, metnin kendi iç ritmi için yaptım. Hayat bu kadar eğri akarken dilin çok nizami durması bana hep biraz şüpheli geldi. İnsan içinden geçen şeyi her zaman uslu uslu anlatamıyor. Bazen kelimeyi sıkıştırınca, bazen deyimi hafifçe eğip bükünce, hakikat daha çok sızıyor aradan. O yüzden bu romanın dili biraz ters iliklendi, biraz paçası kıvrık kaldı.

Bilerek.



-Yazarlık tıkanması her edibin korkulu rüyasıdır. Romanda da bu durumdan sıkça bahsediyorsunuz. Siz o tıkanma anlarında kilidi açmak için nasıl bir yol izlediniz? Gerçekten zihninize yukarıdan vahiyler inmesini mi beklediniz, yoksa kendinizi semt pazarlarına, sokağın o ritmik gürültüsüne mi bıraktınız?



Yazarlık tıkanması diye etiketlediğimiz hadise bana kalırsa çoğu zaman zihnin bizden mola talep etmesi. İnsan kendi içine fazla abanıyor, sonra içerideki hava ağırlaşıyor. Böyle zamanlarda ben zihnime izin veririm, dümeni ayaklarıma bırakırım. Çünkü bazen fikir oturarak değil, dolaşarak geliyor. Hatta bazen hiç “fikir” diye gelmiyor; bir görüntü, bir ses, yarım yamalak bir söz, bir esnaf yüzü, bir pazar kalabalığı olarak sokuluyor içeri. Zaten ben sürekli kalemi kâğıdı elime alıp hikaye kovalamıyorum. Hadiseler çevremizde neşet ediyor. Biz çoğu zaman ancak sonradan, dönüp bakınca onların hikâye olduğunu anlıyoruz. Amaçsız dolaşmak zihnim için terapi niteliğinde. İnsan kendi kafasının içinde fazla uzun kalınca, en orta hâlli cümlesini bile büyük keşif sanabiliyor. Sokak o kibri güzelce buduyor.



-İlk romanı yayınlanan her yazarın içinde bir “anlaşılmama” ya da “gözden kaçma”
evhamı pırpır eder. Romanınız piyasanın o standart, hap gibi yutulan metinlerine hiç benzemiyor. Bu bilinçli bir meydan okuma mıydı? Türk edebiyatının şu anki okur profili ve piyasa dinamikleri hakkında ne düşünüyorsunuz?



Aşama aşama Oğuz Atay’la aynı kaderi paylaşacağımı gözlemliyorum demek biraz ukalalık gibi duyulabilir; ama şunu hissediyorum: Bu roman okur tarafından belki de yıllar sonra fark edilecek. Çünkü bugün roman deneyimi çoğu zaman fragman kıvamında yaşanıyor. Kitap daha okunmadan önce bir gösterge yığınına indirgeniyor. Kim önerdi, kim övdü, hangi yayınevi bastı, hangi alıntısı dolanımda… Hepsi poşetleniyor. Okur kötü niyetli değil belki, ama dikkati lime lime.

Ben bu romanı “meydan okuyayım” diye yazmadım. Daha çok içime sinmeyen bir metni yazamama meselesiyle hareket ettim. Ama tabii şunu biliyordum: Bu kitap, ilk üç cümlede kendini pazarlayıp beşinci cümlede kullanışlı bir etikete dönüşmeyecek. Bugünün kültürel dolaşımı, metni çoğu zaman metin olarak değil, dolaşıma uygun bir işaret sistemi olarak

seviyor. Ben biraz o yüzeyi bozmak istedim. O yüzden geç fark edilirse şaşırmam; erken sindirilse şaşırırım.



-Romanda reklam yazarı Efdal Bey, şoförü Ali Zülküf’e, “Seni roman kahramanı
yapacağım, bu iş dizi olacak ve borçlarından kurtulacaksın,” vaadini satıyor ama sonunda onun öfkesine kurban gidiyor. Gerçek hayattan, yanımızdaki insanlardan beslenerek kurgu üretmenin ahlaki ve etik sınırı nerede başlar? Bir yazar, kahramanına karşı ne kadar sorumludur?

 

Yazar olarak karakterlerime dürüst kalmalıyım diye boynuma astığım ahlâk madalyaları yok. Kahramanlarım da beni kandırmakta özgür. Mesela taksi şoförünün ifadesini niçin mutlak doğru kabul edelim? Ya Efdal’in zihnindeki ögeler, Yaşanmışlık Dönüşüm Kutusu’na transfer edilemeyecek kadar sakıncalıysa? Ya taksi şoförü kendi hikâyesinin sonunu getirecek kadar çaresizse? Ya His İşleri Bakanlığı bu cinayetle bir yerinden bağlantılıysa? Bence asıl mesele, bu soruların etrafında düşünmeye cesaret etmek.

Gerçek dünyadan esinlenmek bana etik açıdan başlı başına problemli görünmüyor. Gayet insani. O kadar yaşıyoruz, o kadar yoruluyoruz, o kadar şey görüyoruz; biraz eğip bükmeyecek miyiz? Ama burada ince bir çizgi var: Bir hayatı anlamaya çalışmak başka, onu sömürmek başka. Ben o çizginin hep farkında olmaya çalışıyorum; bazen başarıyorum, bazen yazar tarafım kendini fazla kurnaz sanıyor. İnsanın kendi açgözlülüğünü de hesaba katması gerekiyor.



-Muhterem (Verev Ropdöşambr) ve onun iç sesi Yarım Röveşata... Biri elitist ve durağan bir kıyafeti, diğeri sokaktan gelen ani ve estetik bir isyanı simgeliyor. Ama bu isyan hep “Yarım” kalıyor. Neden tam bir röveşata değil de “Yarım”? Modern insanın hayata attığı o estetik çalımlar neden hep bir yerde yarım kalmaya mahkûm?



Çünkü muntazam, tam röveşata yapay geliyor. Fazla posterlik, fazla tamamlanmış, fazla kendi zaferinden emin. Oysa insan dediğimiz mahlûk çoğu zaman tam yapacakmış gibi yapıp yine de eksik kalan bir varlık. Büyük bir jest niyet ediyor, sonra ya zaman yanlış oluyor, ya omurga yetmiyor, ya da kendi ağırlığını yanlış hesaplıyor. Yarım Röveşata ismi biraz o yüzden geldi bana. Hem komik hem acıklı, hem havalı olmaya çalışan hem de bir yerden sonra kendi sakilliğini ele veren bir tarafı var. Modern insanın bütün estetik çalımları biraz böyle sanki. Aşkta, öfkede, siyasette, bireylikte, hatta mutsuzlukta bile büyük bir performans iştahı var. Ama o performans çoğu zaman yarım. Çünkü çağ insana tamamlanacak alan bırakmıyor. Her şey bölük pörçük. Dikkat yarım, sadakat yarım, arzu yarım, isyan yarım. O yüzden Yarım Röveşata bana bir eksiklikten çok, zamane insanının portresi gibi göründü.

Bir de şunu düşündüm: İnsanı en iyi ele veren şey çoğu zaman başardığı an değil, az daha başaracakken kendini ele verdiği andır. Ben oraya daha çok inanıyorum.



-Metinde edebiyat tarihinin ve felsefenin devlerine (Yusuf Atılgan, Adorno, Spinoza,
Cioran, Walter Benjamin) çok şık selamlar çakarken aniden araya Fruko gazozları, 90'ların Yosemite Sam'li tasoları ve “Turuncu Saçlı Kız”ın o çok tanıdık, mahalle kokan acısı giriyor. Yüksek entelektüel dil ile sokağın bu ham gerçekliğini aynı potada eritirken editoryal olarak dengeyi nasıl kurdunuz?

 

Açıkçası ben o ayrımı zihnimde hiçbir zaman çok katı yaşamadım. İnsan hafızası kütüphane kataloğu gibi çalışmıyor çünkü. Aynı yerde filozof da duruyor, gazoz da, çocukluk utancı da, pavyon ışığı da, bir mahalle maçının tozu da, bir cümlenin altına yıllar sonra düşen teori kırıntısı da. Biz bunları sonradan “yüksek”, “düşük”, “entelektüel”, “popüler” diye ayırıyoruz; ama zihin öyle aristokrat bir yer değil. Her şey birbiriyle sürtünerek duruyor orada.

Bir de popüler kültürü küçümsemek bana kolaycılık gibi geldi. Çünkü insanın estetik reflekslerinin büyük kısmı orada biçimleniyor. Bir taso, bir reklam jingle’ı, bir televizyon yüzü, çocukken duyduğun yarım yamalak bir söz… bunlar küçümsenecek şeyler değil. Sonradan okuduğun düşünceyle kavga ediyorlar, birleşiyorlar, bazen onu bozuyorlar, bazen de beklenmedik biçimde ona damar açıyorlar.

Ben o yüzden bu alanları birbirinden temizce ayırmak istemedim. Esas derdim şuydu: Ne düşünce caka satsın, ne nostalji kendini kutsasın. İkisi de aynı masada otursun. Biri ötekine üstünlük taslamasın. Hayat zaten bunları o kadar temiz ayırmıyor; ben niye ayırayım?



-Romanda karakterini (Ali Zülküf) kurgusal evrende yarı yolda bırakan bir yazar (Efdal
Bey) portresi izliyoruz. Kitabın Theseus Yayınevi’nden çıkan yolculuğunda editörlüğünüzü İlkim İpek üstlendi. İlkim İpek metne editoryal dokunuşlar yaptı, yayın sonrası da desteğini sürdürmekte. Gerçek hayatta İlkim İpek gibi metni sahiplenen ve arkasında duran bir editörle çalışmak, bir yazarın kurgu üretimindeki o yalnızlık hissini nasıl etkiliyor? Yazar-editör paslaşması sizin için nasıl bir deneyimdi?


İyi editör bence metni uslandıran kişi değil. Daha çok, metnin kendi huyunu suyunu anlamana
yardım eden kişi. Yazarlıkta yalnızlık çok konuşulur; haklılık payı da vardır. Çünkü yazma anı hakikaten tek başına yaşanıyor. Ama metnin dünyaya çıkışı ille de yalnız olmak zorunda değil. Orada doğru bir editör, insanın elindeki şeyi ehlileştirmeden netleştirebiliyor.

İlkim İpek’le süreçte benim için önemli olan tam da buydu. Metni “normalleştirmek” gibi bir telaşa kapılmadan, onun kendi ritmini daha duyulur kılan bir dikkati, ele alış tarzı vardı İpek Hanımın. Bu çok kıymetli. Çünkü bazı metinler düzeltilmiyor; ehlileştiriliyor. Ben bundan hep biraz ürkerim. Özellikle bu roman gibi diliyle oynayan, kendi ayağını da hafifçe çelmeleyen bir metinde fazla editoryal terbiye, metnin damarını inceltebilirdi.

Yazar-editör ilişkisi benim için biraz şuna benziyor: İnsan aynaya bakınca suratını görüyor ama yüzündeki hafif kaymayı, gözündeki yorgunluğu, gülüşündeki sahteciliği her zaman fark etmiyor. Dışarıdan bakan doğru bir göz bunu görüyor. İlkim İpek’le paslaşma biraz o doğru bakışı hissettirdi. Yalnızlığı yok etmedi belki ama onu daha verimli bir yalnızlığa çevirdi.

 

-15 yıldır sektörün prestijli ajanslarında markalara sloganlar, rüyalar satıyorsunuz; tabiri caizse “motto cambazlığı” yapıyorsunuz. Ancak romanda “Mutluluk, umut, sevgi gibi sözcükleri kıçımın kenarıyla birleştirir, ademoğullarına rüya diye satarım,” diyen bir “Premium Palavra Makinesi” dünyası var. Bu roman, reklamcılık sektörünün o parlak ama sentetik diline karşı verilmiş kişisel bir intikam dilekçesi mi?


İntikam dilekçesi kadar düzenli klasörlenmiş bir öfkem yok açıkçası. Daha çok içeriden
görülmüş bir sentetiklik hissi var diyelim. Reklamcılık bana çok şey öğretti. Cümlenin ritmini, sözcüğün ekonomisini, bir kelimenin nereye bastığında nasıl yankı yaptığını öğrendim. Ama aynı zamanda bazı sözcüklerin nasıl fazla dolaştırılıp içinin boşaltıldığını da gördüm. Umut, mutluluk, ilham, deneyim, bağ kurmak… Bunlar bazen düşüncenin taşıyıcısı olmaktan çıkıp vitrin nesnesine dönüşüyor.

Roman biraz o vitrinin arkasına bakıyor. Günümüzün egemen karar vericileri, duyguyu yasaklayarak değil, ambalajlayarak yönetiyor. İnsan ne hissettiğinden çok, neyin hissedilir gibi göründüğüyle ilişki kurmaya başlıyor. Reklamcılık bunun tek faili değil tabii; sadece iyi aydınlatılmış laboratuvarlarından biri. Ben de içeride durmuş birisi olarak, simin altında kalan straforu biraz göstermek istedim. Bir cümleyi parlatmakla bir duyguyu sahteleştirmek arasındaki mesafe bazen çok kısa olabiliyor. O kısa mesafe beni hep ilgilendirecek.



-His İşleri Bakanlığının insanlara uyguladığı “Yatma Değer Vergisi” ve duygularını
rehin bırakan “Parayatapanlar” kavramı muazzam bir tüketim toplumu eleştirisi. Kredi kartı ekstrelerinin minimum tutarını ciğerlerine çeken, Instagram beğenileriyle hiçliğini örtmeye çalışan modern beyaz yakalıyı bu kadar içeriden ve acımasızca vurabilmenizin arkasında, yıllarca tüketici içgörüleriyle çalışmış olmanızın payı nedir?


Oldukça fazla payı var. Çünkü uzun süre insanların gerçekten ne istediğiyle, ne istediğini
sandığı arasındaki boşlukta dolaştım. Tüketici içgörüsü dediğimiz şey bazen içgörü olmuyor; şık ambalajlı teselli oluyor. İnsan çoğu zaman ürün satın almıyor zaten. Kendine küçük bir mazeret, mini bir avuntu, geçici bir kimlik cilası alıyor. Bir kahve, bir aplikasyon, bir tatil, bir “iyi hissetme” paketi, bir filtre. Bunların önemli bir kısmı doğrudan nesne değil; ruhsal ara katman. Parayatapanlar biraz oradan çıktı. Çünkü bugünün insanı yalnızca para peşinde değil; para aracılığıyla kendi duygusunu ertelemenin, boşluğunu yönetmenin, içindeki çöküntüyü makul göstermenin peşinde. Yatma Değer Vergisi de böyle doğdu. İnsan artık sadece yorulmuyor; uyuşuyor, ama bunu çok makul ve modern gerekçelerle yapıyor. Çalışmak, yetişmek, görünmek, güncel kalmak, performans göstermek… bütün bunlar bazen duygunun yerini alan bir işleyişe dönüşüyor.

Ben o yüzden His İşleri fikrini hiç fantastik bulmadım. Aksine fazla tanıdık buldum. Yalnızca oradaki absürtlüğü biraz görünür kıldım. Modern beyaz yakalının trajedisi çoğu zaman çok şık paketleniyor; ben de biraz ambalajı yırtmaya niyetlendim.

Nice hikayelerde, çok kez buluşmak dileğiyle Umut Mustafa Göçmen. Kaleminiz daim olsun.

Edebiyatı konforlu bir sığlığa, güvenli cümlelere ve masa başı ezberlerine sıkıştıran anlayıştan sıkılan herkes için anlatı laboratuvarımızın kapıları açık. Çünkü güçlü bir kurgu, yalnızca iyi niyetle ya da karton cümlelerle kurulmaz; hayatın tam kalbinde gözlemle, emekle ve sahici bir temasla var edilir. 451 Atölye, sokağın çamuruyla plazanın sentetik ışıklarını aynı masaya getiren; hayatın farklı yüzlerini edebiyatın imkânlarıyla tartan metinlerin editoryal alanı olmaya devam edecek.