Dünya Kurmak Harita Çizmek Değildir

YAZARLAR İÇİN

Dünya Kurmak Harita Çizmek Değildir

Kurmaca dünya dekor mudur?

Kurmaca dünyalar hakkında dendiğinde çoğu zaman aklımıza önce görülebilen şeyler gelir ve bunlar genel olarak haritalar, şehirler, sınırlar, hanedanlar, diller, dinler, geçmiş savaşlar olarak sıralanır. Bir dünyanın zenginliğini de bu unsurların çokluğuyla ölçeriz. Ne kadar ayrıntılıysa o kadar kurulmuş, ne kadar genişse o kadar inandırıcı olduğunu varsayarız.

Edebiyatın iz bırakan eserlerinde ise, bu unsurların o kadar da “büyük” olmadığı görülür. Bir kent, birkaç sayfada anlatılabilir ya da küçük bir ada, yüzlerce yıllık tarihi dokümante edilmiş bir kıtadan daha fazla “dünya” duygusu verebilir zira okur için asıl farkı yaratan şey, o yer hakkında ne kadar bilgi verildiğinden ziyade orada yaşamanın ne anlama geldiğidir.

Bir dağın varlığını bilmekle o dağın gölgesinde yaşamak aynı değildir. Dağ ticaret yolunu uzatabilir, iki topluluğun temasını kesebilir, bir kenti koruyabilir veya bir ordunun ilerlemesini engelleyebilir. Bir nehir sınır olabilir, geçim kaynağı olabilir, kutsal kabuller içerebilir. Kuraklık yalnız toprağın rengini değiştirmez; suyun değerini de dönüştürür. Mekân tam da bu noktada dekor olmaktan uzaklaşır. Çevresinde hayat örgütlenmeye, içindeki koşullar insanların imkânlarına, seçimlerine ve birbirleriyle kurdukları ilişkilere karışmaya başlar. Dünya artık bir düzlem olmaktan çıkar ve anlatının nasıl hareket edeceğini belirleyen unsurlardan birine evrilir. Bu yüzden dünya kurmayı yalnızca icat etme becerisi olarak düşünmek yeterli bir görüş olmayacaktır. Ardışık çok şey icat etmekten öte o icatların birbirleriyle geliştirdiği ilişki biçimi anlatıyı besler. Bir ayrıntının başka bir ayrıntıya temas edip etmediği, bir yerdeki değişikliğin başka bir yerde hissedilip hissedilmediği dünyayı çokluktan daha fazla görünür kılar.

Calvino, Golding ve Martin

Kurmaca dünyaya ilişkin ele alacağımız eserlerin yazarlarına kısaca göz atarsak Italo Calvino (1923-1985) Küba’da İtalyan bir ailenin çocuğu olarak doğar fakat çocukluğu ve gençliği İtalya’da geçer. İkinci Dünya Savaşı sırasında direnişe katılması, ilk dönem metinlerinde belirgin izler bırakmışsa da edebiyatı zaman içinde bambaşka yönlere açılmıştır. Gerçekçilikten masala, fantastikten biçimsel deneylere uzanan bu yolculukta edebiyatın nasıl çalıştığı da en az anlattığı hikâyeler kadar önemli hâle gelir. Görünmez Kentler, Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu, Ağaca Tüneyen Baron, İkiye Bölünen Vikont, Varolmayan Şövalye, Marcovaldo ya da Kentte Mevsimler, Palomar, Kozmokomik Öyküler ve Klasikleri Niçin Okumalı? başta olmak üzere eserlerinin önemli bir bölümü dilimize çevrilmiştir ve hem kurmaca yazarı hem de edebiyat üzerine düşünen bir denemeci olarak karşılık bulur. Özellikle Görünmez Kentler, Calvino’nun Türkçedeki en kalıcı kitaplarından biridir.

İkinci ismimiz olan William Golding (1911–1993), İngiltere’de doğar, Oxford’da önce doğa bilimleri ardından İngiliz edebiyatı eğitimi alır ve öğretmenlik yapar. İkinci Dünya Savaşı başlayınca Kraliyet Donanması’na katılır; Normandiya Çıkarması dâhil savaşın önemli safhalarında görev alır. Savaş deneyiminin ardından insanın uygarlıkla ilişkisi, şiddet, iktidar ve ahlak Golding’in edebiyatında sürekli geri döneceği meseleler arasına girer. İlk romanı Sineklerin Tanrısı 1954’te yayımlanır. Kitap daha önce çeşitli yayınevleri tarafından reddedilir. Sonrasında Vârisler, Ceberut Martin, Serbest Düşüş, Kule, Piramit, Görünür Karanlık ve diğer romanlar gelir. 1980’de Geçiş Ayinleri ile Booker Ödülü’nü, 1983’te Nobel Edebiyat Ödülü’nü alır. Golding’in eserlerinin önemli bir bölümü Türkçeye çevrilmiş olsa da Türkiye’deki adı hâlâ büyük ölçüde Sineklerin Tanrısı ile anılır. Romanın ada, çocukluk ve şiddet üzerinden kurduğu uygarlık tartışması, Golding’in edebiyatına açılan en bilindik kapıdır. Oysa diğer romanlarına bakıldığında aynı huzursuz soruların farklı biçimlerde geri döndüğü görülür.

Son isim olan George R. R. Martin (1948–) New Jersey’de doğar. Northwestern Üniversitesinde gazetecilik eğitimi alır. Bugün adı neredeyse doğrudan Westeros’la birlikte anılsa da yazarlık hayatı Buz ve Ateşin Şarkısı’ndan çok önce başlamıştır. Bilim kurgu ve fantastik edebiyat alanında öyküler ve romanlar yazar, antolojiler hazırlar, editörlük yapar; daha sonra televizyon dünyasında senarist olarak çalışır. Dolayısıyla Martin’in geniş kurmaca evrenlere ilgisi tek bir serinin başarısıyla ortaya çıkmış değildir. 1990’ların başında yazmaya başladığı Buz ve Ateşin Şarkısı, onu uluslararası ölçekte bambaşka bir yere taşır. Serinin yayımlanan beş ana kitabı Taht Oyunları, Kralların Çarpışması, Kılıçların Fırtınası, Kargaların Ziyafeti ve Ejderhaların Dansı Türkçeye çevrilmiştir. Türkiye’de Martin’in tanınırlığında kitaplarla televizyon arasına kesin bir çizgi çekmek mümkün değildir. Buz ve Ateşin Şarkısı zaten fantastik edebiyat okurları arasında bilinirken 2011’de başlayan Game of Thrones dizisi Westeros’u çok daha geniş bir kitlelere ulaştırır. Böylece Martin, Türkiye’de yalnızca fantastik edebiyat okurlarının bildiği bir yazardan popüler kültürde de kolayca tanınan bir isme dönüşür.

Calvino, Golding ve Martin’i yan yana getirmek ilk bakışta biraz tuhaf görünebilir. Biri savaş sonrası İtalyan edebiyatından gelip biçim ve hayal gücüyle uğraşıyor, biri İngiliz romanında uygarlığın ince kabuğunu eşeliyor, diğeri ise fantastik edebiyatın geniş coğrafyaları içinde tarih, iktidar ve toplumla çalışıyor. Zaten onları ilginç biçimde yan yana getiren de benzerlikleri değil. Üçü de kurmaca mekânın hikâyenin arkasında duran bir fonla sınırlı kalmayabileceğini, anlatının düşünme biçimine kadar uzanabileceğini çok farklı yollardan gösteriyor.

Kurmaca Dünya Dekor mudur?

Kurmaca dünya yazımının üç önemli ismi; Italo Calvino, William Golding ve George R. R. Martin’in anlatılarını çözümlemek kurmaca dünyanın dekor olmaktan çıkarak bir düşünce biçimine dönüşmesine yardımcı olacaktır. Bu yazarlara daha yakından bakıldığında; Calvino’nun birkaç sayfalık hayalî kentlerle, Golding’in bir adaya sıkıştırdığı küçük bir toplulukla, Martin’in ise geniş bir coğrafyaya yaydığı toplumlar ve tarihlerle çalıştığı görülür. Birinin dünyasında sınır, hayal gücünü harekete geçirir; diğerinde mekân, insan ilişkilerini açığa çıkarır ve bir başkasında coğrafyanın ve tarihin sonuçları dünyanın uzak noktalarına kadar yayılır. Bu isimlerin anlatıları arasındaki farklar, dünya kurmanın ölçek meselesi olmadığını görmek için iyi bir başlangıç noktasıdır.

Hayal Gücünün Sınırı

Görünmez Kentler ilk bakışta sınırsız hayal gücünün kitabı gibi görünür. Marco Polo, Kubilay Han’a birbiri ardına kentler anlatır. Her yeni kentle birlikte mekânın başka bir ihtimali açılır. Fakat bütün bu çoğulluğun altında ilk bakışta ters gelebilecek bir fikir çalışır: Sınır. Calvino’nun katıldığı Oulipo oluşumu, deneysel edebiyatı bilinçli kısıtlarla birlikte düşünen bir oluşumdur. Günay Turaç, Calvino’nun Oulipocu mekânlarını incelerken bunu “Oulipocu kısıt, yazarın bile isteye seçtiği ve olanaklarını sınırlarına dek zorladığı bir yaratıcılık kipidir,” sözleriyle tanımlar. Dünya kurmayı genellikle genişlemeyle birlikte düşünürüz. Daha fazla ülke, daha fazla tarih, daha fazla karakter, daha fazla ayrıntı... Oulipocu yöntemdeyse üretim belirli bir sınırın içinde gerçekleşir. Enteresan olan ise, bu sınırın hayal gücünü kısmak yerine ona çalışabileceği bir alan açmasıdır. Çiğdem Tandoğan’ın Calvino’daki Oulipo etkisini incelediği çalışmada sözünü ettiği “kendi içinde işleyen matematik” de burada anlam kazanır. Kısıt, parçaların nasıl yan yana geleceğine dair bir düzen kurar. Görünmez Kentler’in yüzeyinde şehirleri görüyoruz; biraz daha aşağıda ise onları ayıran, karşılaştıran, bazen birbirine yaklaştıran başka bir yapı işler.

Yine de bütün bunları yalnızca biçimsel bir oyun olarak görmek Calvino’nun kentlerinde başka bir hattı gözden kaçırır. Çiğdem Cengiz, Ağaca Tüneyen Baron, Emlak Vurgunu, Marcovaldo ya da Kentte Mevsimler ve Görünmez Kentler boyunca kentleşme, betonlaşma, doğanın kaybı ve insanın çevresiyle ilişkisini izler. Böyle bakıldığında hayalî kent ile gerçek kent arasındaki mesafe de kısalır. Calvino gerçek dünyada gördüğü ilişkileri kurmacada parçalayabilir, yerlerini değiştirebilir ve başka biçimlerde yeniden bir araya getirebilir. Görünmez Kentler’deki zenginliği yalnızca kentlerin sayısında aramak bu nedenle eksik kalır. On farklı şehrin on farklı adı, mimarisi ve tarihi olabilir. Ama Calvino’da asıl dikkat çeken, bu özelliklerin hangi düşünsel yapının içinde anlam kazandığıdır. Kısıt burada ayrıntının önüne geçer. Önce ayrıntıyı çoğaltmak yerine, ayrıntının çoğalabileceği bir yapı kurulmuştur.

Calvino’nun kentlerinden Golding’in adasına geçtiğimizde mesele biraz değişir. Artık yalnızca bir yapının nasıl üretildiğine değil, o yapının içinde yaşayanlara ne yaptığına bakmak gerekir.

Dünyayı Eksiltmek

Golding Sineklerin Tanrısı’nda yeni kıtalar, diller ya da yüzyıllara yayılan tarihler tasarlamaz. Bunun yerine bildiğimiz dünyanın bazı parçalarını ortadan kaldırır. Yetişkinler, okul, polis ve hukuku uygulayacak kişiler yoktur. Bir grup çocuk adada yalnız kalır fakat yetişkinlerin yokluğu, geldikleri dünyanın da bütünüyle geride kaldığı anlamına gelmez. Roger’ın küçük Henry’ye taş attığı kısım bunun en açık örneklerinden biridir. Roger taşları çocuğa değdirmeden çevresine fırlatır. Onu durduracak anne baba, öğretmen, polis ya da yasa orada yoktur fakat davranışı hâlâ eski dünyanın sınırını taşır. Golding bunu “Here, invisible yet strong, was the taboo of the old life”[1] ifadesiyle belirginleştirir. Kurumlar adada olmasa da bıraktıkları iz, çocukların davranışlarında sürer.

Bu ayrıntı adanın nasıl çalıştığını anlamak için önemlidir. Çocuklar bir dünyadan ötekine geçerken yalnız bedenlerini getirmez; alışkanlıkları, yasakları, beklentileri ve öğrendikleri sınırlar da onlarla birlikte gelir. Deniz kabuğu unsurunda ise, bunun tersine işleyen bir hareket görürüz. Kıyıda bulunan sıradan bir nesne, çocukların ona söz hakkını düzenleme işlevi vermesiyle toplumsal anlam kazanır. Kabuğu elinde tutan konuşabilir ve diğerlerinin onu dinlemesi beklenir. Nesnenin kendisi değişmediği hâlde çevresinde yeni bir ilişki kurulur. Adadaki düzen de böyle böyle oluşur; nesneleri anlamlandırarak.

Ateş unsuru ise, direkt bir sonuca bağlıdır. Çocukların kurtarılma ihtimali ateşin yanmasına bağlı olduğu için onu korumak ortak bir sorumluluğa dönüşür. Jack ile avcılar ateşi ihmal ettiğinde geçen gemiyi kaçırmaları, bu sorumluluğun soyut olmadığını gösterir. Ateş söndüğü için yalnızca bir görev aksatılmış olur; kurtarılma ihtimali azalır ve Ralph ile Jack arasındaki çatışma derinleşir. Üstelik ada, Ralph ve Jack için aynı anlama gelmez. Ralph, ateşe kurtarılma açısından bakarken Jack’in önceliği avlanmaktır. Av ona başarı, aidiyet ve güç sunar. Bu yüzden adayı çocukları belirli bir davranışa sürükleyen bir makine gibi düşünmek pek açıklayıcı değildir. Ada daha ziyade farklı seçimlerin sonuçlarını büyüten bir ortam yaratmıştır.

Golding’in adasının küçüklüğü burada işe yarar. Dış dünyanın karmaşası çekilince birkaç temel ihtiyaç, nesne, korku ve iktidar ilişkisi daha görünür olur. Canavar korkusu da bunlardan biridir. Canavarın gerçekten var olup olmaması bir noktadan sonra korkunun yarattığı etkiden daha az önemlidir. Çocuklar ona inandıkları için davranışlarını değiştirir, birbirlerine yaklaşır ya da birbirlerinden uzaklaşır; otoriteye başka türlü cevap vermeye başlanır. Böylelikle ada, yalnızca çocukların mahsur kaldığı bir yer olmaktan çıkar ve yetişkinlerin olmadığı fakat otoritenin hafızasının varlığını sürdürdüğü mekâna dönüşür. Hukuk yoktur ama yasağın izi sürer. Kurumsal bir meclis yoktur ama deniz kabuğu söz hakkını düzenleyebilir. Varlığı muğlak canavar ise, korku üzerinden gerçek sonuçlar yaratır. Üstelik bu ilişkiler, anlatının içinde kaybolmaz. Ateş söndüğünde gemi kaçar; kabuğun gücü aşındıkça konuşma düzeni de aşınır; korku büyüdükçe iktidarın biçimi de değişir. Golding’in küçük adada görünür kıldığı bu sonuçlar, Martin’in dünyasında çok daha geniş bir coğrafyaya yayılır.

Kararların Arkasındaki Coğrafya

George R. R. Martin’in Westeros’u; hanedanları, dinleri, savaşları, kaleleri, iklimleri ve soyağaçları üzerinden anlatılır. Zaten bu kadar geniş bir kurmaca evrende ayrıntı hemen göze çarpar durumdadır fakat Westeros’un büyüklüğünü yalnızca bunların sayısıyla açıklamak yeterli gelmez. Bir dağın ticaret ve ulaşım üzerindeki etkisi, çölün suyun değerini nasıl değiştirdiği ya da uzun bir kışın yiyecekten siyasete kadar nerelere uzandığı, coğrafyayı haritanın dışına taşır.

Demir Adalar’ın toprağı büyük ölçüde verimsiz; tarıma elverişli alanlar, otlaklar ve ormanlar sınırlıdır. Bu koşullar geçim imkânlarını daraltır ve denizin önemini artırır. Denizcilik ve yağmacılık, zamanla ekonomik faaliyetin ötesine geçerek toplumsal pratiklere ve kimliğe kadar uzanır. Burada coğrafyanın insanlara kim olacaklarını söylediği düz bir neden sonuç ilişkisi yoktur ama yaşadıkları yerin sunduğu ve esirgediği imkânlar, önlerindeki seçeneklere dâhil olur. Dorne’da kuraklık benzer biçimde suyun değerini değiştirir. Sınırlı kaynaklar, kuyuları ve küçük akarsuları korunması gereken varlıklara dönüştürür. Kuraklığın önemi de manzaranın renginden çok burada ortaya çıkar. Su azaldıkça değeri artar ve onunla kurulan ilişki değişir. Coğrafya, karakterlerin arkasına yerleştirilen dekor olmaktan çıkıp verdikleri kararların mahiyetine karışır. Martin’in mevsimleri, bu ilişkiyi daha geniş bir alana yayar. Buz ve Ateşin Şarkısı’nda yazların ve kışların yıllarca sürebilmesi dünyanın ayırt edici özelliklerinden biridir. Uzun kış ihtimali yiyecek depolamayı, hazırlık imkânlarını, kaynakların kontrolünü ve yöneticilerin önceliklerini etkiler.

Hatice Kübra Yeğin de ekoeleştirel çalışmasında uzun yazın kışın ne olduğunun unutulmasına ve insanların gardını indirmesine yol açabilecek sonuçlarına dikkat çeker. Mevsim, yalnız ekonomiye ve siyasete dokunmaz hafızaya da karışır. Fiziksel koşullar insanların neyi hatırladığına ve neyi ciddiye aldığına kadar etki eder. Din, tarih, sınıf ve büyü de benzer biçimlerde anlatının içine yerleşebilir. İnanç evlilik ve meşruiyet anlayışına karıştığında, geçmişteki savaş bugünkü ittifaklarda iz bıraktığında, sınıf bir karakterin ulaşabileceği mekânları ve insanları belirlediğinde artık arka plan bilgisi olmaktan uzaklaşır. Büyü için de benzer bir şey söylenebilir. Varlığı kadar kullanıldığında neyi değiştirdiği de önemlidir. Martin’in geniş coğrafyasındaki ayrıntılar bu yüzden birbirinden yalıtılmış bilgi parçaları olarak kalmaz. Bir yerdeki kaynak eksikliği başka bir yerde güç ilişkilerine karışabilir; geçmişteki savaş yıllar sonra kurulacak bir ittifakta yeniden ortaya çıkabilir; bir inanç bir evliliğin önünü açabilir ya da kapatabilir. Coğrafya, tarih, ekonomi ve iktidar birbirine değdikçe dünya genişler.

Calvino’nun sınırları, Golding’in adası ve Martin’in coğrafyası aynı yöntemle kurulmuş değildir. Aralarındaki ortaklık daha çok, bir ayrıntının kendi bulunduğu yerde kalmamasındadır. Bir şey değiştiğinde çevresindeki başka şeyler de bundan payını alır. Dünya, olup bitenleri bir şekilde üzerinde taşır.

Ayrıntıların Teması

Bu üç yazarı yan yana koyunca elimizde uygulanabilecek bir dünya kurma reçetesi kalmaz. Zaten böyle bir reçete aramak da onları birbirine fazla benzetecektir. Calvino’nun kısıtları olasılıkları düzenler, Golding’in adası insanlarla nesneler arasındaki ilişkileri yoğunlaştırır, Martin’in coğrafyasında ise, bir yerdeki koşulların etkisi başka yerlere kadar uzanır. Kurmaca bir dünyaya bakarken işe yarayabilecek basit bir ölçüt yine de mevcuttur ve bu ölçütü içindeki unsurların çevresiyle etkileşimine ve neleri harekete geçirdiğine bakmak biçiminde tanımlamak mümkündür.

Bir şehri başka bir şehirle değiştirdiğimizde karakterlerin hayatı hiç etkilenmiyor; o şehir büyük ölçüde sahne işlevi görüyor olabilir. İnançların korkulara, evliliklere veya meşruiyet anlayışına dokunmadığı bir yerde din isimlerden ibaret kalabilir. Geçmişteki savaş bugünkü sınırlarda, ittifaklarda ve düşmanlıklarda iz bırakmıyorsa tarih kronolojiye yaklaşır. Sınıf da ancak karakterlerin nerede yaşayacağını, kimlere ulaşacağını ve hangi imkânlardan yararlanılması gerektiğine etki ettiğinde gündelik hayatın içinde varlık sürdürür.

Calvino birkaç sayfalık bir kentte çalışırken Golding küçük bir adayı kullanır; Martin aynı ilişkileri bir kıtaya yayabilir. Ölçek değiştikçe yöntem de değişir fakat mekân orada yaşayanların imkânlarına, ilişkilerine ve kararlarının sonuçlarına karışmaya başladığında dekor ile dünya arasındaki mesafe de açılır.

Dünya Kurmak ne Değildir?

Harita, soy ağacı, takvim, tarih ve mitoloji dünya kurmanın süslerinden ibaret değildir. Mekânı, akrabalığı, zamanı ve geçmişi düzenlemeye yarasa da yan yana bulunmaları aralarında kendiliğinden bir ilişki doğurmaz. Asıl doku, bu bilgilerin birbirine karıştığı yerde belirginleşir. Bir dağın yeri ticaret yolunu etkileyebilir; ticaret yolundaki değişiklik bir şehrin zenginliğine, oradan da siyasal dengelere uzanabilir. Bir inanç evlilik düzenine, evlilik mirasa, miras iktidara dokunabilir. Golding’in adasında ateşin sönmesiyle geminin kaçırılması ya da Calvino’da bir kısıtın yeni kent ihtimalleri açması birbirinden çok farklı örnekler olsa da ikisinde de bir ayrıntı, kendi sınırlarının dışına taşar. Başlangıçtaki sözü edilen dekor ile dünya ayrımına buradan hareketle yeniden bakabiliriz. Bir mekânın sınırları insanlar, nesneler, kurumlar, doğa ve inançlar arasındaki ilişkileri etkilemeye başladığında, orada meydana gelen değişiklikler de anlatının başka yerlerine ulaşır. Bir dünya hakkında ne kadar çok şey bildiğimizden ziyade bildiğimiz şeylerin birbirleriyle ne yaptığı önem kazanmaya başlar.

İyi kurulmuş bir dünyada bu yüzden haritadan fazlasını görürüz. Bir yerdeki eksikliğin başka yerde yarattığı değeri, geçmişteki olayın bugünkü davranıştaki izini, fiziksel olarak ortadan kalkmış bir kurumun insan bedenindeki hafızasını fark ederiz. Ayrıntılar artık yan yana dizilmiş bilgiler değildir; birbirlerinin anlamını değiştirmeye başlamıştır.

(George R. R. Martin fotoğrafı: Gage Skidmore. William Golding fotoğraf:  Dutch National Archives, The Hague, Fotocollectie Algemeen Nederlands Persbureau (ANEFO), 1945-1989. Italo Calvino fotoğraf: Varie11)

 

Yararlanılan çalışmalar

Günay Turaç, Italo Calvino’nun Oulipocu Mekânları, yüksek lisans tezi, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi, 2022.

Çiğdem Tandoğan, Italo Calvino Eserlerinde Oulipo Etkisi, yüksek lisans tezi, Ankara Üniversitesi, 2019.

Çiğdem Cengiz, Italo Calvino’nun Yapıtlarında Kentler ve Doğa, doktora tezi, Ankara Üniversitesi, 2022.

Kaya Özçelik, The Effects of Totalitarianism as Reflected in William Golding’s Lord of the Flies, George Orwell’s Animal Farm and Nineteen Eighty-Four, yüksek lisans tezi, Atılım Üniversitesi, 2015.

Hatice Kübra Yeğin, “Winter Has Got No King”: An Ecocritical Analysis of George R. R. Martin’s A Song of Ice and Fire, yüksek lisans tezi, İbn Haldun Üniversitesi, 2019.


[1] “Eski hayatın tabusu görünmüyordu ama hâlâ güçlüydü.”

 

All rights reserved – Copyright by Ümmü Akkuş – 2026*