Neden Bir Editöre İhtiyacınız Yok? Reddedilme Kültürü, Sahte Kurtarıcılar Ve Yazarlık Üzerine.

451 GÜNLÜĞÜ

Neden Bir Editöre İhtiyacınız Yok? Reddedilme Kültürü, Sahte Kurtarıcılar Ve Yazarlık Üzerine.

Yıllarca yazmış olmak, dosyanın hazır olduğunu kanıtlamaz. Yayımlanmak okunmayı, iyi bir kitap yazmak da çok satmayı garanti etmez. Peki bütün bunların arasında editörden ne bekliyoruz? Metnimizin gelişmesini mi, zaten kusursuz olduğunun onaylanmasını mı? “Neden Bir Editöre İhtiyacınız Yok?” yazısında yazarın, yayınevinin, okurun ve editörün sorumluluklarını aynı masaya koyduk. Emekle niteliği, görünürlükle değeri ve destekle satış vaadini birbirinden ayırmaya çalıştık. "Şüphe duyun. Övündüğünüz, uğruna sabahladığınız metinden de. Onu sorgulamak, emeğinizi değersizleştirmek değildir."


Dosyanızın kusursuz olduğuna karar verdiyseniz, her reddin arkasında kıskançlık veya ticari hesap arıyorsanız bir editörle neden çalışasınız? Duymaya hazır olduğunuz tek cümle “Haklısınız, harika yazmışsınız” ise ne mutlu size; bunun için kapsamlı bir dosya değerlendirmesi gerekmiyor.

451 Atölye olarak aynı soruyu kendimize de soruyoruz: Yazarın ve metnin ihtiyaçlarına mı karşılık veriyoruz, yoksa yalnızca onaylanma beklentisini mi besliyoruz?

Malum, yayıncılık üzerine konuşurken şikâyetler hazır:

“Yayınevleri hep ünlülerin kitaplarını basıyor.”

“Bu kadar kötü kitap basılıyor, benimki neden basılmıyor?”

“Reklamını da satışını da ben yapacaksam yayınevi neden var?”

Bu soruların haklı gerekçeleri olabilir. Ancak cevaplarını ararken kendi payımıza da bakmamız gerekiyor. Yazarın, yayınevinin, okurun ve editörün sorumluluklarını aynı masaya koymadan bu tartışma sürekli başa dönüyor.

Yayınevleri ünlülerin dosyalarını basıyor. Peki siz kimi satın alıyorsunuz?

Tanınmış bir ismin hazır bir kitlesi var. İnsanlar onu takip ediyor, söylediklerini merak ediyor, adını görünce duruyor. Yayınevi bu ilgide bir satış ihtimali görüyor. Siz aynı yayınevine dosyanızı gönderiyorsunuz. Elinizde iyi olduğunu düşündüğünüz bir kitap var. Yayınevinin bu kitaba para, zaman ve emek ayırmasını bekliyorsunuz.

Şimdi yazıyı bir kenara bırakıp kendi kitaplığınıza bakın. Son bir yılda kaç yeni yazarın ilk kitabını satın aldınız? Adını daha önce duymadığınız kaç yazarı merak ettiniz? Kitapçıda tanıdık bir isme uzanırken yanındaki ilk romana kaç kez şans verdiniz?

Yayınevinin sizin için almasını istediğiniz riski, siz başka bir yazar için kaç kere aldınız?

Bütçeniz sınırlı olabilir. Bildiğiniz yazarı tercih edebilirsiniz. Okuyacağınız kitabı seçmek hakkınız. Ancak aynı tercihi binlerce kişi yaptığında ortaya çıkan satış tablosunu yayınevleri de görüyor. “Yeni yazarlara fırsat verilmeli,” demek kolay. Kendi kitaplığımız ise bu sözün arkasında ne kadar durduğumuzu gösteriyor.

Elbette okurun haberdar bile olmadığı bir kitabı almamasının hesabını ona soramayız. Kitabı görünür kılmak ve erişilebilir hâle getirmek de yayıncının işidir. Fakat önümüze gelen seçeneklerde sürekli tanıdık isimlere yöneliyorsak eleştirdiğimiz düzenin sürmesine kendi tercihlerimizle katkıda bulunuyor olabiliriz.

Evet, yayınevi kitabı basar. Ama çok satanlar listesinin oluşmasında okurun satın alma kararı da rol oynar.


Kitabınız bitti. Peki, çalışmanız da bitti mi?

Bir romanı tamamlamak emek ister. Ancak harcanan emek, ortaya çıkan metnin niteliğini kendiliğinden kanıtlamaz. Yıllarca uğraşmış, yüzlerce sayfa yazmış, dünyalar kurmuş olabilirsiniz. Bütün bunların okura nasıl geçtiği hâlâ ayrı bir sorudur.

Karakterinizin neden o kararı verdiğini siz biliyorsunuz. Okur anlayabiliyor mu? Sizi ağlatan sahne onu da etkiliyor mu? Kafanızda eksiksiz duran dünya sayfada da kurulmuş mu?

Karakterin göz rengini, kaşını nasıl çattığını, hangi ceketi giydiğini ayrıntılarıyla anlatmak mümkündür. Fakat baskı altında neyi seçtiğini, neyi kaybetmekten korktuğunu ve kendi gerekçeleriyle nasıl çeliştiğini hiç görmüyorsak o ayrıntılar tek başına derinlik yaratmaz. Gösterişli bir meslek adı veya gizemli bir unvan da aynı sınava tabidir: Hikâyede ne işe yarıyor? Karakterin davranışını, ilişkilerini, kararlarını nasıl etkiliyor?

Bir etiketi yazmak birkaç saniye sürer. Onun içini doldurmak bütün bir roman boyunca çalışma gerektirebilir. Roman dosyası hazırlama sürecinin önemli bir kısmı bu sorularla uğraşmaktır. Son cümleyi yazmak, yayınevine dosya göndermek için tek başına yeterli hazırlık sayılmaz.

Bazı yazar adayları ise dosyalarını değerlendirmeye açarken sonucu çoktan belirlemiştir. Metin tamamdır; geriye başkalarının bunu kabul etmesi kalmıştır. Eleştiri geldiğinde editör türü anlamamış, yayınevi ticarete teslim olmuş, okur yeterince gelişmemiştir. Bunların yaşandığı örnekler bulunabilir. Peki, dürüst olalım: Sizin metninizde bir sorun bulunması ihtimaline ne kadar yer var? Yayınevinin dosyanızı okumamasına kızıyorsunuz. Biri gerçekten okuyup eksikleri gösterdiğinde onu dinliyor musunuz?

Üstelik bazı yazarlar bu eleştiriyi üzerine bile almıyor. Dosyasının tamam olduğundan öylesine emin ki başını çevirip etrafına bakınıyor: Kimden bahsediliyor? Kendisinden söz ediliyor olamaz. Ne de olsa onlarca kitap bastırmış.

Kitap sayısı da bu sorunun cevabını vermez. Beş kitap, on kitap, yirmi sekiz kitap… Aralarında ne öğrendiniz? Diliniz nasıl gelişti? Hangi alışkanlığınızla yüzleştiniz? Neyi yeniden yazdınız?

 Hobi olarak yazabilirsiniz. Kitabınızı kendi imkânlarınızla bastırabilirsiniz. Ancak baskı ücretinin ödenmesi ve kapağa adınızın yazılması, edebî gelişimin hesabını kapatmaz. “Yazar” sıfatını edinmekle o sıfatın gerektirdiği çalışmayı sürdürmek arasında koca bir ömür var.

 Diyelim ki iyi dosyanız bulundu. Sonra?

Kendi metnimizin eksiklerini görmediğimizde ilk yanılgı oluşur: “Bu dosya hazır.” Yayınevine gönderdiğimizde ikincisi gelir: “Okurlarsa mutlaka kabul ederler.” Kabul edildiğinde üçüncüsü bekler: “Basıldığına göre artık okunacak.”

 Her aşamada, bir sonraki adımı kendiliğinden gerçekleşecek sanıyoruz. Oysa sizin için tek olan dosya, yayınevinin önündeki çok sayıdaki başvurudan biridir. Her başvuru başka bir insanın yıllarını, umutlarını ve emeğini taşır. Bunların hepsini aynı dikkatle değerlendirecek sınırsız bir ekip ve zaman yoktur. Yazarının yeterince çalışmadığı başvurular da bu kapasiteden pay alır. Aralarında iyi bir dosyanın gözden kaçması mümkündür.

Evet, cevapsız bırakılmak can sıkıcıdır. Açık başvuru koşulları ve gerçekçi değerlendirme süreleri beklemek hakkınızdır. Yine de kendi dosyanız için istediğiniz zamanı, aynı masaya gelen diğer dosyalarla birlikte düşünmeniz gerekir. Sonra dosyanız okundu, beğenildi ve kabul edildi. Editoryal çalışma yapıldı, kitap basıldı. İlk romanı yayımlatmak için aştığınız bütün engeller geride kaldı. Şimdi okur onu neden alacak?

İyi bir kitap yeterince görünür olmayabilir. Görünür olduğu hâlde az satabilir. Seslendiği insanlar ona ulaşamayabilir. Bazen de zaman gerekir. Bazı eserlerin değeri, yayımlandıkları gün değil, yıllar sonra anlaşılır. Kitabın niteliğiyle ticari sonucu her zaman örtüşmez.

 Burada yayınevine de dönmek gerekir. Kitabı basarken ne vadettiniz? Nasıl dağıttınız, kime tanıttınız, hangi okurla buluşturmaya çalıştınız? Yazardan beklediğiniz katkıyı sözleşmeden önce konuştunuz mu?

 Baskı tamamlanınca yayıncının sorumluluğu buharlaşmaz. Aynı şekilde yükümlülüklerin yerine getirilmesi de okurun satın alma kararını garanti etmez. Bir kitabın yazılması, kabul edilmesi, basılması ve satılması ayrı ayrı emek ve kararlar içerir. Bunları tek bir başarı anı gibi düşündüğümüzde, her durakta yeni bir hayal kırıklığı yaşarız.


Sahneye editör çıkar: “Ben hallederim.”

Yazar beklemekten yorulmuştur. Reddedilmiştir. Nerede hata yaptığını bilemiyordur. Belki artık duymak istediği tek şey, birinin kendisine güvenmesidir. Tam o anda vaat gelir: “Benimle çalışırsanız bu dosya gider.” “Benim adım yeter.” “Ben ararsam yayınevi telefonu açar.”

Bir bağlantınız olabilir. Sektörde tanınıyor olabilirsiniz. Ancak telefonunuzun açılmasıyla dosyanın kabul edilmesi arasında, kabul edilmesiyle kitabın satılması arasında mesafeler var. Yazara bunları anlatıyor musunuz?

Yoksa belirsizlikten yorulmuş birine kesinlik hissi mi satıyorsunuz?

Editörlük hizmetini tanıtmak anlaşılır bir ihtiyaçtır. Fakat tanıtım, metne sunulacak katkıdan uzaklaşıp kişinin gücünü sergilediği bir gösteriye dönüştüğünde şu soruları sormak gerekir: Dosyada ne gördünüz? Tespitinizi hangi sahneyle, hangi cümleyle destekliyorsunuz? Önerdiğiniz çalışmanın kapsamı ne? Yazar, bu çalışma sonunda ne teslim alacak?

“Yayınevleri dosyama neden dönmüyor?” diye cevap arayan bir yazara ne sunuyorsunuz? Başvuru koşullarını, dosyanın hazırlığını ve değerlendirme sürecini açıklıyor musunuz? Yoksa birkaç genel cümlenin ardından kendi hizmetinize mi yönlendiriyorsunuz? Bir yazının sonunda iletişim adresinizin bulunması kolay. Okurun elinde işe yarar bir bilgi bırakmak emek ister.

Dosya editörlüğü için ücret ödeyen kişinin bunları bilmeye hakkı var. “Bana güvenin” cümlesinin arkasını doldurmak gerekir. Yazarın onaylanma ihtiyacıyla editörün hizmet satma isteği birbirini beslediğinde dosya konuşmanın dışına itilebilir. Herkes umutlu, herkes memnun, herkes kendinden emin görünür.

Metin aynı yerde bekler durur…
Metninizi geliştirmek mi istiyorsunuz yoksa kusurlarını örtmek mi? Öğrenmek zaman ister. Bazen tamam sandığınız dosyayı yeniden açmanızı gerektirir. Dosyaya düğün makyajı yaptırıp kusurların görünmeyeceğini ummak daha cazip gelebilir. Fakat okur sayfaları çevirdikçe örtmeye çalıştığınız sorunlarla karşılaşır.

Yayınevinin kapısını açacak bir isim, retleri susturacak bir otorite, kitabınızın değerini herkese kabul ettirecek bir aracı arıyor olabilirsiniz. Böyle bir beklentiyle editöre gidiyorsanız satın alacağınız çalışmayla beklediğiniz sonuç arasındaki mesafeyi baştan görün. Editörlük, metninize yeniden bakmayı gerektirir. Bazen sevdiğiniz bir sahnenin neden işlemediğini duymayı, bazen aylarca kurduğunuz yapıyı yeniden düşünmeyi gerektirir. Önerilere itiraz edebilirsiniz. Son karar sizindir. Yine de o kararın öncesinde gerçek bir değerlendirmeye alan açmanız gerekir. Bazen bildiğinizden emin olduğunuz şeyleri yeniden sorgulamanız gerekir. Kendi hükmünüz kesinleşmişse, bütün sorun başkalarının sizi anlamamasıysa ve metninize dönmeye hiç niyetiniz yoksa bir editöre neden ihtiyacınız olsun ki zaten?

451 Atölye olarak bizim de bu sorudan kaçma hakkımız yok. Sunduğumuz çalışmayı, sınırlarını ve gerekçelerini açıklamakla yükümlüyüz. Yayımlanma hayalinizi satış vaadine dönüştürmeden dosyanız hakkında açık konuşabilmeliyiz. Bizim katkımız da metinde gösterilebilmeli, sorgulanabilmeli.

 Sizin de karar vermeniz gerekiyor.

 Bir sonraki taslağınızın daha iyi olması için mi çalışacaksınız yoksa mevcut taslağınızın kusursuz olduğunu kabul ettirmek için mi?Şüphe duyun. Rica ediyoruz, yazdıklarınızdan şüphe duyun. Övündüğünüz metinden, uğruna sabahladığınız eserden, yayınevine göndermeye hazırlandığınız dosyadan… Verdiğiniz emek gerçektir ama hiçbir metni sorgulanamaz kılmaz. Metninize şüpheyle bakmak, onu değersiz bulmak değildir. Henüz göremediğiniz eksikleri olabileceğini kabul etmektir. Gelişmenin bir parçası da budur.

Yayınevleriyle, okurlarla ve editörlerle kavga ederken yıllar geçebilir. O sırada metnin başına dönüp çalışan biri, ikinci taslağını bitirir.

İlkim İpek
Yazar - Editör · 451 Atölye