Fbı Dosyalarındaki Nobel: Pearl S. Buck

KİTAP İNCELEMELERİ

Fbı Dosyalarındaki Nobel: Pearl S. Buck

 

Bir yazarı nereye koyarsınız? Doğduğu ülkenin rafına mı, büyüdüğü toprağın hafızasına mı, yazdığı dilin hanesine mi?

Pearl S. Buck için bu sorular hiçbir zaman kolay olmadı.

1892’de Amerika’da doğdu; çocukluğu, dili, hafızası ve ilk hikâye duygusu Çin’de şekillendi. Çin, onun metinlerinde uzak bir kartpostal olmaktan çıkar; toprağın, açlığın, ailenin, kadınlığın, emeğin, geleneğin, yoksulluğun ve değişen zamanın canlı hafızasına dönüştü.

Buck’ın romanlarında büyük tarih çoğu zaman yüksek kürsülerden konuşmaz. Mutfaklardan, tarlalardan, annelerin sessizliğinden, kız çocuklarının kaderinden, yoksul evlerin içinden ses verir. The Mother gibi eserlerinde kadın bedeni, annelik, yalnızlık ve yoksulluk; süslenmeden, acındırılmadan, keskin bir merhametle anlatılır. Oysa o merhameti kendi görebildi mi? 

1927’de Nanking Olayları sırasında evi yağmalandı. Ailesiyle birlikte saklanmak zorunda kaldı. Üzerinde çalıştığı ilk romanının müsveddesi de bu kargaşada kayboldu. Buck, daha yazarlığının eşiğinde, tarihin şiddetiyle aynı odada kaldı.

Sonra yazmaya devam etti.

1932’de Pulitzer’i aldı.

1938’de Nobel’i aldı.

Ödüller onu güvenli bir yere taşımadı.

Amerika’da FBI onun hakkında dosya tuttu. Irkçılık karşıtı tavrı, sivil haklar çevreleriyle ilişkisi, ezilenlerden yana açık sesi onu “şüpheli” kıldı. 300 sayfalık bir dosyada, bir yazarın vicdanı izlenebilir bir tehlike gibi kayda geçti.

Çin de kapısını kapattı.

Mao sonrası Çin’de Buck, Amerikan kültürel emperyalizminin temsilcisi gibi görüldü. 1972’de, Nixon’ın tarihi Çin ziyareti döneminde doğup büyüdüğü topraklara dönmek istedi; vizesi reddedildi. Çocukluğunun ülkesine bir daha ayak basamadı.

Onu edebiyat tarihinde büyüten romanı Bereketli Topraklar (The Good Earth), Wang Lung adlı yoksul bir Çinli çiftçinin, karısı O-Lan’ın ve toprağa tutunarak hayatta kalmaya çalışan bir ailenin hikâyesini anlatır. Roman, bir ailenin yükseliş ve çözülüşünü izlerken insanın toprağa, mülke, açlığa, gurura ve iktidara nasıl bağlandığını gösteren büyük bir ahlaki manzara kurar.

Ardından gelen Sons ve A House Divided ile bu hikâye bir aile sagasına dönüşür. Babaların kurduğu dünyanın, oğulların elinde nasıl değiştiğini; geleneğin, servetin ve modernleşmenin aynı evin içinde nasıl çatıştığını izleriz.

 

Amerika için fazla Çinliydi.

Çin için fazla Amerikalı.

FBI için fazla vicdanlı.

Resmî ideolojiler için fazla bağımsız.

Yine de Buck’ın hikâyesi yalnızca ödüllerden, yasaklardan ve dosyalardan ibaret kalmadı.

1949’da Welcome House’u kurdu. O yıllarda Asyalı ve melez çocukların aile bulması büyük önyargılarla çevriliyken Buck, uluslararası ve çok ırklı evlat edinmenin önünü açtı. Kendisi de yedi çocuk evlat edindi.

Çinli köylülerin, kadınların ve yoksulların hikâyelerini dünyaya taşıdı. Doğu ile Batı arasında edebî bir köprü kurdu. Bir romanıyla milyonlarca okura Çin’in gündelik hayatını, yoksulluğunu, aile düzenini, kadınların sessiz direncini ve toprağın insan üzerindeki ağır hükmünü gösterdi.

Onun meselesi taraf seçmekten çok, insanı ideolojilerin altından çekip çıkarmaktı.

Buck’ın kitaplarında köylüler bir istatistik, kadınlar bir simge, Çin bir arka plan olmaktan çıkar. Her karakter, tarihin altında ezilirken bile kendi onurunu, kibrini, açlığını, sevgisini ve kusurunu taşır.

Bu yüzden Pearl S. Buck, raflarda unutulmuş bir klasik muamelesinden çok daha fazlasını hak eder.

O, edebiyatın en zor sorularından birini hayatıyla da metinleriyle de sormuş bir yazardır: Bir insan iki dünyaya da aitse, sonunda ikisinden de dışlanır mı?

Daha önemlisi, bazen bir yazarı tehlikeli yapan şey, taraf tutması sayılmaz; kimsenin görmek istemediği insanı görmesidir.

 

Pearl S. Buck.

Pulitzer sahibi. Nobel sahibi. FBI dosyalarında adı geçen bir yazar.

Raflarda yeniden hatırlanmayı fazlasıyla hak eden büyük bir tanık.