Arap Şiirinin Haritasını Değiştiren Kadın: Nâzik El-melâike
İsyankâr sesi, ölümle hesaplaşması, biçimi yıkan cesaretiyle bir kadın şair...
Suat Derviş, gazeteciliğin sahadaki tanıklığını romanlarına taşıyan en özgün yazarlardan biridir. İstanbul'un yoksullarını, dışlanan kadınlarını ve görünmeyen hayatlarını anlattı. Romanlarında okur; Galata'nın arka sokaklarında, eski ahşap evlerde ve hayatın kıyısına itilen insanların arasında dolaşır.
Suat Derviş’in hayatını birkaç unvanla özetlemek mümkündür. Romancı, gazeteci, röportaj yazarı, çevirmen ve siyasi mücadele içinde yer almış bir aydın… Fakat bu unvanlardan herhangi biri çıkarıldığında onun portresinden, kalan kısım hep eksik kalır. Suat Derviş’i özgün kılan; gazeteciliğiyle edebiyatını, edebiyatıyla siyasetini birbirinden koparmamasıdır. İçine doğduğu hayat ile daha sonra durmayı seçtiği yer arasındaki mesafe gösterir bize kim olduğunu en çok.
İstanbul’da, eğitimli ve varlıklı bir Osmanlı ailesinin içinde doğup büyüdü. Evde özel eğitim aldı; Fransızca ve Almanca öğrendi. Kadıköy Numune Rüştiyesi ve Bilgi Yurdu’ndaki eğitiminin ardından Berlin’e gönderildi. Stern Konservatuvarı’nda piyano ve şan eğitimi aldı, daha sonra ilgisini edebiyata yönelterek Edebiyat Fakültesine geçti. Eğitimini tamamlamak yerine yazmayı ve gazetelerde çalışmayı seçti.
Edebiyat dünyasına çok genç yaşta girdi. Nâzım Hikmet’in bir yazısını kendisinden habersiz biçimde gazeteye göndermesiyle “Hezeyan” adlı metni yayımlandı. İlk romanı Kara Kitap, henüz on altı yaşındayken okurla buluştu. Ardından Hiçbiri, Ne Bir Ses Ne Bir Nefes, Buhran Gecesi, Fatma’nın Günahı ve Gönül Gibi geldi. Daha sonraki döneminde Bu Roman Olan Şeylerin Romanıdır, Çılgın Gibi, İstanbul’un Bir Gecesi, Fosforlu Cevriye, Ankara Mahpusu ve Aksaray’dan Bir Perihan gibi eserleriyle bireysel tutkulardan sınıf çatışmalarına, yoksulluktan kadınların toplum içindeki yerine uzanan geniş bir edebî dünya kurdu. Romanlarının tam sayısı bugün bile kesin değildir. Bazıları yalnızca gazete ve dergi sayfalarında tefrika edilmiş, bir bölümü farklı adlarla yayımlanmış, bazıları ise uzun yıllar arşivlerde kalmıştır.
Gazetecilik, onun için yazarlığın yanında sürdürülen ikinci bir uğraş değildi. Suat Derviş, hayatını kalemiyle kazanan profesyonel bir yazardı. Cumhuriyet, Son Posta, Tan ve Haber gibi gazetelerde çalıştı; röportajlar, tefrika romanlar, öyküler ve eleştiriler yayımladı. 1937’de Tan tarafından Sovyetler Birliği’ne gönderildi. 1940–1941 yıllarında yayımlanan Yeni Edebiyat dergisinde çalıştı. Dönemin önemli romanlarını yalnızca estetik ölçülerle değerlendirmedi; eserlerin ortaya çıktığı ekonomik ve toplumsal koşulları da eleştirisinin parçası hâline getirdi.
Bütün bunlar Suat Derviş’in kim olduğunu anlatır. Fakat onu akranlarından ayıran asıl mesele, ne kadar çok yazdığı veya kaç farklı alanda çalıştığı değildir.
Asıl soru şudur:
Suat Derviş baktığı yerde ne görüyordu?
Bir köşkte doğan yazarın köşkleri,zenginliği ve ihtişamı anlatması şaşırtıcı olmazdı. Suat Derviş’in ilk romanlarında üst sınıflara ait evler, tutkulu ilişkiler, kıskançlıklar gerçekten de önemli yer tutar. İlk eserlerinde gotik atmosferin, ölümün, umutsuz aşkların ve çözülmekte olan üst sınıf hayatlarının izleri vardır. Onun ayırt edici ve güçlü tarafı, başladığı yerde kalmamasıdır.
Geldiği çevre ona İstanbul’un salonlarını, eğitimli ailelerini ve seçkin hayatlarını içeriden anlatma imkânı veriyordu. Fakat gazetecilik yılları boyunca bakışını giderek o hayatın dışına çevirdi. Köşkün nasıl döşendiğinden çok, şehirde bir odası bile olmayanların nerede uyuduğunu merak etti. Vitrindeki hayatın yanında, o vitrini mümkün kılan görünmez emeğe baktı.
Gazetecilik, onu düşüncelerin soyut dünyasından çıkararak insanların yaşadığı somut hayatla karşılaştırdı. Suat Derviş de daha sonra yaptığı röportajların kendisini “hayatın gerçekleriyle” yüz yüze getirdiğini söyleyecekti.
1935 yılında Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan “İstanbul Halkı Nerelerde Otururlar?” başlıklı röportaj dizisi, Suat Derviş’in bakışını en açık biçimde gösteren çalışmalarından biridir.
Başlığın kendisi bile dönemin İstanbul anlatısına yöneltilmiş bir itiraz gibidir. Şehir, resmî söylemlerde yenileniyor, modernleşiyor ve Cumhuriyet’in vitrini hâline geliyordu. Fakat aynı şehirde insanlar mağara kovuklarından bozma odalarda, cami avlularında, aşırı kalabalık hanlarda, surların içinde ve tabutlarla teneşirlerin saklandığı depolarda yaşıyordu.
Derviş bu dizi için İstanbul’u semt semt dolaştı. Altı çocuğuyla mağara kovuğundan bozma bir odada yaşayan bir anneyle, on iki yıldır yaz kış cami avlusunda uyuyan bir adamla konuştu. Otuz beş odasına yüz elli kiracının sıkıştırıldığı Taşhan’a girdi. Günde kırk kuruşla beş kişiyi geçindirmeye çalışan bir aileyi dinledi. Edirnekapı surlarının içindeki bir mağaraya sığınmış dört kişilik aileyi ve tabutların saklandığı bir odada yaşayanları ziyaret etti. Belediyenin “Meşrutiyet” adını verdiği, halkın ise doğrudan “Teneke Mahallesi” dediği yerde dolaştı.
Bu röportajlar, şaşırtıcı sefalet görüntüleri toplamasından güç almaz. Derviş, insanların yaşadığı yerleri teşhir edilecek manzaralar gibi sunmaz. Nasıl geçindiklerini, neden başka bir yere gidemediklerini, hastalıkla, işsizlikle ve kira yüküyle nasıl mücadele ettiklerini sorar. Tek tek yoksul evlerini anlatırken İstanbul’un eşitsiz yapısını ön plana çıkarır.
Suat Derviş’in gördüğü yoksulluk, kişisel talihsizliklerin toplamı değildir. Şehrin yapısına yerleşmiş, mekânlara bölünmüş ve kuşaktan kuşağa aktarılmaya hazır bir eşitsizliktir.
Suat Derviş’i okumak bu nedenle kartpostallardaki İstanbul’dan çıkmaktır. Caddelerin arka tarafına, bekâr odalarına, teneke mahallelere, cami avlularına ve gecenin sonunda gidecek bir evi bulunmayan insanların yanına yürümektir.
Suat Derviş’in gazeteciliğiyle romancılığı arasına kesin bir sınır çizmek yine zordur. Sokakta gördüğü hayat, zamanla romanlarının bakışını da yapılandırmıştır.
Fosforlu Cevriye bunun en belirgin örneklerinden biridir.
Cevriye, toplumun İstanbul’un dışına ittiği bir kadındır. Bir evi, ailesinin sağladığı bir güvenliği veya saygınlık ölçülerinin içine yerleşebileceği bir hayatı yoktur. Fakat roman onu yalnızca acınacak bir kurban olarak sunmaz. Cevriye sokakta hareket eder, şehri tanır, karar verir, arzular, öfkelenir, yanılır ve kendi varlığıyla anlatının merkezine yerleşir.
Kadın karakterlerin sıklıkla bir erkeğin hayatına katıldıkları ölçüde görünür kılındığı anlatılar karşısında Derviş’in kadınları, erkeklerin hikâyesini tamamlamakla görevli figürlere indirgenmez. Âşık olabilir, terk edilebilir, para isteyebilir, yanlış kararlar verebilir veya bir ilişkiye yıkıcı ölçüde bağlanabilirler. Buna rağmen anlatının duygusal ve ahlaki merkezi kendileridir.
Önemli bir noktadır; burada kolay bir “güçlü kadın” kalıbı yoktur. Suat Derviş’in karakterleri kusursuz, daima doğru karar veren örnek kadınlar değildir. Toplumsal cinsiyetleriyle sınıfsal konumları birbirine bağlıdır. Üst sınıftan gelip çözülmekte olan bir dünyada sıkışan kadınlarla yoksulluktan çıkmak için paraya tutunanlar, sokakta yaşayanlarla aile içinde kapatılanlar aynı külliyatta yan yana gelir.
Derviş’in farkı, kadınlarını ahlaki bir hükmün nesnesi yapmak yerine onların dünyaya nereden baktığını göstermesidir.