Stephen King’in Hayalet Yazarı - Bir Söylenti, Bir Mahlas Ve Edebiyatın Emekle Kurduğu Huzursuz İlişki

YAZARLAR İÇİN

Stephen King’in Hayalet Yazarı - Bir Söylenti, Bir Mahlas Ve Edebiyatın Emekle Kurduğu Huzursuz İlişki

Stephen King’in tek yazarlı kitaplarını hayalet yazarlara yazdırdığı iddiasını destekleyen doğrulanmış bir kanıta kamuya açık güvenilir kaynaklarda rastlanmıyor. Yine de söylenti yaşıyor çünkü asıl mesele King’in kimden yardım aldığı değil, edebiyatın düzenli emekle üretilebileceğini kabul edip edemediğimiz.

 

Stephen King’in tek yazarlı kitaplarını hayalet yazarlara yazdırdığı iddiasını destekleyen doğrulanmış bir kanıta kamuya açık güvenilir kaynaklarda rastlanmıyor. Buna rağmen söylenti internette belli aralıklarla yeniden ortaya çıkıyor. Çünkü gücünü olgulardan çok sunduğu rahat açıklamadan alıyor: Bir insan bu kadar çok yazdıysa görünmeyen biri mutlaka masada olmalıdır.

Kuşkunun mantığı basit. Altmıştan fazla kitap, çok sayıda öykü, senaryo ve deneme... Üstelik bunların önemli bir bölümü geniş okur kitlelerine ulaşmış. Rakamlar belli bir eşiği geçince okur metne bakmayı bırakıp üretim düzenini soruşturmaya başlıyor. “Bu kadar kitabı bir kişi yazmış olamaz,” cümlesi, çoğu zaman bir araştırmanın sonucu olarak değil, hayretin dile çevrilmiş biçimi olarak kuruluyor.

Oysa King’in üretkenliğindeki asıl tuhaflık hız değil, süredir. Yarım yüzyılı aşan bir çalışma hayatı boyunca aynı masaya tekrar tekrar dönmesi, ilham mitinden daha az gösterişli; açıklama gücü bakımından çok daha ikna edici. Hayalet yazar söylentisi, bu sade gerçeği kabul etmekten kaçınmanın yaratıcı bir yolu olabilir.

King, Yazma Sanatı’nda günlük hedefini yaklaşık iki bin kelime olarak anlatır. Bu sayı yıllar içinde neredeyse kişiliğinin bir parçasına dönüştü. Sanki her sabah kusursuz iki bin kelime yazıyor, sonra onları hiç değiştirmeden yayınevine gönderiyormuş gibi tekrarlandı. Kitabın söylediği bu değil. Günlük hedef, bitmiş edebiyatın ölçüsü değil; ilk taslağın ilerlemesini sağlayan çalışma temposudur. İki bin kelimelik hedef her gün korunabilse bir yılın sonunda ortaya yaklaşık 730 bin kelimelik ham malzeme çıkar. Bunun bir bölümü çöpe gider, bir bölümü kısalır, yeniden kurulur ya da yıllarca çekmecede bekler. Bazen bir roman olur, bazen hiçbir şeye dönüşmez. Yine de hesap, King’in bibliyografisini açıklamak için gizli bir yazı odasından daha kullanışlıdır.

Bu düzenin romantik bir tarafı yoktur. Yazmak için doğru ruh hâlini beklememeyi, kötü günün cümlesini de iyi gününküyle aynı masada karşılamayı gerektirir. 1999’daki ağır trafik kazasından sonra yazıya dönmesi de bu alışkanlığın sertliğini gösterir. Mesele insanüstü bir hızdan çok çalışmayla kimliğin birbirine bağlanmasıdır. King için yazarlık, sürdürülmesi gereken bir eylemdir.

Üretkenliğin açıklaması tekrar olunca başarı daha az gizemli görünür. Tam da bu nedenle rahatsız edicidir. Dehayı doğuştan gelen, açıklanamaz bir armağan saymak güvenlidir; böyle bir armağana sahip olmadığımız için başlamamakta haklı çıkarız. Her gün masaya oturan bir yazar ise mazeretlerimizi azaltır.

Hayalet yazar iddiası, King’den çok yazarlık hakkında neye inanmak istediğimizi anlatır. Kültür, sanatçıdan iki çelişkili davranış bekler: Durmadan üretmesini ve üretirken hiç çalışmıyormuş gibi görünmesini. Eser bol olduğunda ticari, az olduğunda kıymetli sayılır. Emek görünür hâle geldiğinde büyünün bozulduğu düşünülür. Bu bakışın arkasında eski bir yazar imgesi duruyor. Gerçek yazar bekler, cümle ona gelir. Kitap bir nöbet, bir ilham ya da bir kırılma anında doğar. Takvim, kota, tekrar ve revizyon bu hikâyeye yakışmaz. Bunlar fabrikanın kelimeleridir. King’in rutini ise edebiyat ile atölye arasındaki sınırı ortadan kaldırır. Okumak, yazmak, kesmek ve ertesi gün yeniden başlamak, onun anlatısında sanatın karşıtı değil, sanatın gündelik koşullarıdır.

Bu yüzden hayalet yazar, romantik yazarı kurtaran kullanışlı bir figüre dönüşür. King’in başarısını bölüştürür, verimliliğini şüpheli hâle getirir ve edebiyatın bu kadar düzenli üretilemeyeceğine dair inancı korur. Kanıt yokluğu söylentiyi zayıflatmaz çünkü söylenti bilgi vermek için değil, bir dünya görüşünü savunmak için dolaşımdadır.


Kim bu Richard Bachman?

King’in yazarlığı hakkında anlatılabilecek en ilginç kimlik hikayesi gizli bir yardımcıya değil, Richard Bachman’a aittir. King, kariyerinin erken döneminde yayınevlerinin yılda bir kitaptan fazlasının piyasayı doyuracağına inandığı bir ortamda, bazı romanlarını "Bachman" adıyla yayımladı. Kararında başka bir merak da vardı: Başarısında isminin payı neydi? Daha önemlisi kapaktan “Stephen King” çıkarıldığında metin kendi başına ayakta kalabilecek miydi?

King, Bachman’a yalnızca bir ad ve geçmiş vermedi; ona bir yüz de ödünç aldı. 1984’te yayımlanan Thinner’ın kitap ceketinde “Richard Bachman” diye görünen kişi, King’in edebiyat ajanı Kirby McCauley’nin arkadaşı Richard Manuel’di. Üstelik fotoğraf, Bachman’ın gerçekte var olmayan eşi “Claudia Inez Bachman”a atfedilmişti: Kurmaca, daha roman başlamadan yazarın biyografisini ele geçirmişti.

Bachman bu açıdan edebiyat tarihinin kusursuz olmayan kör tadımlarından biridir. Reklamın sesi kısılmış, tanınmış isim kapaktan çekilmiş, okura yalnızca metin bırakılmıştı. Sonuç, King’in umduğu kadar uzun sürmedi. Washington’da bir kitapçıda çalışan Steve Brown, Thinner’ı okurken Bachman ile King arasındaki üslup yakınlığını fark etti. Araştırması onu telif kayıtlarına götürdü; kayıtlar kuşkuyu somut bir bağlantıya çevirdi. King 1985’te Bachman olduğunu kabul etti.

Bu olayın ironisi gözden kaçmamalı. King’in kitaplarını başka birinin yazdığı söylentisi, metinler arasında ayırt edilebilir bir el bulunmadığını varsayar. Bachman vakasında ise okur, kapakta başka bir ad olduğu hâlde o eli tanıdı. İpucunu üslup verdi, arşiv kimliği doğruladı.

King’in kendi anlatımında, 1985’e kadar Bachman adıyla yayımlanan kitapların hepsi hüzünlüydü ve karamsar sonlara sahipti. Yine de mahlas yeni bir yazar yaratmadı. Aynı yazarın başka bir basınç altında çalışan tarafını görünür kıldı. Bir imzanın saklanması ile bir metnin başkasına yazdırılması arasındaki fark burada belirleyicidir. Bachman bir kaçış değil, deneydi. Deneyin konusu da marka ile yetenek, şans ile emek arasındaki huzursuz ilişkiden başka bir şey değildi.

Hayalet yazarlık iddiasını reddetmek, kitapların yalnızlık içinde üretildiğini söylemek anlamına gelmez. Bir romanın kapağında tek isim bulunabilir. Editörler, düzeltmenler, yayıncılar, tasarımcılar, temsilciler ve ilk okurlar vardır. Bu emeklerin varlığı yazarlığı sahte kılmaz. Kitabın bir cümleyi kimin kurduğu kadar, o cümlenin hangi itirazlardan geçerek kaldığıyla da ilgisi vardır.

King bu süreci yıllardır açıkça anlatıyor. The Paris Review söyleşisinde, uzun yıllar birlikte çalıştığı editör Chuck Verrill’dan ve Lisey’s Story üzerinde yoğun biçimde çalışan Nan Graham’dan söz eder. Graham romanın bir bölümünün çıkarılmasını ya da yeniden kurulmasını önerdiğinde King’in ilk iç tepkisi tanıdıktır: Editör dehasını anlamamıştır. Ardından ilk tepkisini bir kenara bırakıp öneriyi denemeye karar verir. Anekdotun değeri King’in uysallığında değil, itiraz ile deneme arasındaki mesafededir.

İyi editör yazarın yerine geçmez. Metnin karşısına direnç koyar, alışkanlıkları fark eder, yazarın duyamadığı tekrarları işitir. Son karar yazarda kalır; kararın niteliği, ciddi bir okurun baskısıyla değişebilir. Görünmez emek ile gizli yazarlık arasındaki fark budur.

King’in ortak yazdığı kitaplarda Peter Straub, Owen King ya da Richard Chizmar gibi isimler kapakta yer alır. Adını açıkça paylaştığı bu çalışmalar, saklı bir üretim hattından çok yazarlık kredisinin nasıl verildiğine dair şeffaf bir kayıt sunar. İlk yayımlanan romanı Carrie’nin öyküsünde de eşi Tabitha King vardır: King’in çöpe attığı sayfaları çıkaran ve devam etmesini söyleyen ilk okur. Tabitha o kitabı yazmadı fakat kitabın var olabilmesi onun dikkatine ve ısrarına da bağlıydı.

Tek yazarlı bir kitap ile tek başına yapılmış bir kitap aynı şey değildir. Söylenti bu ayrımı bulanıklaştırır. Edebiyatın etrafındaki emeği kabul etmek yerine, bütün yardımı tek bir dramatik role, hayalet yazara yükler. Böylece gerçek işbirliği biçimleri görünmez kalırken hayali suç ortağı hikâyenin merkezine yerleşir.

King’e yönelen kuşkunun bir bölümü yazdığı kitapların sayısından, bir bölümü de onları okuyan insanların sayısından kaynaklanır. Popülerlik, edebî tartışmalarda uzun süre estetik bir kusur gibi kullanıldı. Çok satmak metnin niteliği hakkında doğrudan bir şey söylemediği hâlde, eleştirinin kısa yoluna dönüştü: Bu kadar geniş bir kitle seviyorsa yeterince ciddi olamaz.

2003’te National Book Foundation, King’e Amerikan edebiyatına seçkin katkı madalyasını verdiğinde tartışma tam bu sınırda patladı. Harold Bloom seçimi kültürel gerilemenin işareti saydı. King ise kabul konuşmasında popüler edebiyat ile “edebî” sayılan kurmaca arasındaki köprünün neden gerekli olduğunu anlattı. Okurları ve yayın dünyasını, güvenli isimlerden oluşan dar listenin dışına bakmaya çağırdı. Ödül bir yazarı onurlandırırken edebiyat kurumunun reflekslerini de açığa çıkardı. King’in orada bulunmasına yönelik itiraz, tek tek romanlarından önce kategorisine yönelmişti. Korku yazarı, çok satan yazar, geniş kitlelerin yazarı: Bu etiketler bir değerlendirme başlangıcı olmak yerine hüküm gibi kullanılıyordu.

King, daha sonra The Paris Review’a edebiyat çevrelerinde “saraya aitmiş gibi davranan bir barbar” olarak görülmekten korktuğunu söyledi. İmge abartılı görünse de tartışmanın sınıfsal ve kültürel gerilimini yakalar. Sarayın kapısındaki soru, King’in cümle kurup kuramadığı değildi. Hangi okurun zevkinin meşru sayılacağı, gündelik hayatın ve tür edebiyatının büyük edebiyat anlatısına girip giremeyeceğiydi.

Walter Mosley’nin 2003’te King’i takdim ederken vurguladığı nokta da buraya yakındı: King, sıradan insanların hayatlarını ve korkularını Amerikan anlatısının merkezine taşıdı. Onun kasabalarında işçiler, öğretmenler, çocuklar, bakıcılar, mahkûmlar ve küçük esnaf vardır. Doğaüstü olan, bu hayatları değersizleştirmez aksine üzerlerindeki baskıyı görünür kılar.


Korku bir konu değil, yöntemdir!

King hakkında en kolay cümle, onun canavarlar yazdığıdır. Daha doğru cümle, düzenin bozulduğu anları yazdığı olurdu. Kendisinin de söylediği gibi onu asıl ilgilendiren, olağan hayatın içine giren olağanüstü unsur ve bu karşılaşmanın yarattığı kargaşadır.

Bu nedenle otel, okul, hapishane, aile evi ve küçük kasaba eserlerinde dekor olmaktan çıkar. Her biri baskı altında sınanan bir düzene dönüşür. The Shining’de doğaüstü korku, bağımlılık ve aile içi şiddetle aynı koridorda dolaşır. Carrie’de telekinezi, okul zorbalığının ve dinsel baskının büyüttüğü öfkeye biçim verir. Misery’de bir yazarın tutsaklığı, okur beklentisi, yaratıcı mülkiyet ve iktidar hakkında acımasız bir deneye dönüşür.

Canavar bu yapıların dışından gelen yabancı değildir her zaman. Çoğu kez içeride zaten bulunan çatlağı büyütür. King’in korkuyu kullanma biçimi bu yüzden toplumsaldır: İnsanların başına kötü bir şey getirip ne kadar bağıracaklarına bakmaz. Ailelerin, kurumların ve toplulukların baskı altında hangi yalanlarını koruyacağını araştırır.

Eleştiri, malzeme ile yöntemi birbirine karıştırdığında King’i palyaçolar, hayaletler ve kan üzerinden okur. Oysa kalıcılığını sağlayan unsur korku ikonlarının tanınırlığından çok onların dokunduğu gündelik hayatın kesinliğidir. Okur Overlook Oteli’nde kalmamış olabilir. Bir yetişkinin öfkesini sessizce ölçmeyi, bir kasabanın bildiği şeyi bilmiyormuş gibi davranmasını ya da bir grubun dışına itilmenin bedelini tanır.

"Nasıl yazdı?" diye soranlara: Yazma Sanatı’nın radikalliği

Yazma Sanatı çoğu zaman teknik tavsiyeler toplamına indirgenir: Çok oku, çok yaz, zarflara dikkat et, taslağı dinlendirdikten sonra geri dön. Kitabın asıl gücü tek tek kurallarında bulunmaz. King, yazarlığı kutsal bir kimlik olmaktan çıkarıp uygulanabilir bir çalışma biçimi olarak anlatır. Alet çantası, okuma saati, kapalı kapı ardındaki ilk taslak, açık kapıyla yapılan revizyon; hepsi yazının gündelik ve maddi tarafını görünür kılar.

Bu yaklaşım herkesten büyük bir romancı çıkacağı vaadini vermez. Daha önemli bir şey yapar: Yazmaya başlamayı yetenek hakkında verilecek nihai hükümden ayırır. İnsan önce çalışır, sonra elindeki metnin ne olduğunu görür. İlham gelmediğinde masada kalabilmek, başarının garantisi değildir; eserin ortaya çıkması için gereken ilk koşuldur.

Yazma Sanatı’nın  bıraktığı etkilerden bazıları en kalıcı etki cesaretten çok sakinlik olur. Bir cümlenin hemen iyi olmaması felaket sayılmıyor. Taslak, yazarın değerini ölçen mahkeme olmaktan çıkıyor. Üzerinde çalışılacak malzemeye dönüşüyor. King, okura kusursuz yazma iddiasından önce kusurlu başlayıp ciddiyetle sürdürme izni veriyor.

Bu düşünce, hayalet yazar söylentisinin tam karşısında durur. Söylenti, büyük bir üretimin ardında gizli bir mekanizma arar. King’in kendi çalışma anlatısı ise mekanizmayı yıllardır açıkta tutuyor: Okuma, düzen, tekrar, editoryal itiraz, revizyon ve uzun zaman. Gizem azaldıkça emeğin ağırlığı artıyor.

Stephen King’in kariyerine doğum gününde bakarken kitapların sayısında durmak yetersiz kalır. Daha öğretici olan, bu kitapların arkasındaki sürekliliği görmektir. Atılan sayfaları, geri dönülen taslakları, editörle yaşanan anlaşmazlıkları, başka bir adla yapılan deneyi ve ertesi sabah yeniden açılan dosyayı...

Onun üretkenliği edebiyatı küçültmez. Edebiyat hakkında sevdiğimiz bir yanılsamayı küçültür. Büyük eserlerin emeksiz görünmesi gerektiği inancını. Dehanın en ikna edici kılığı bazen olağanüstü bir an mı, yıllarca bozulmayan bir çalışma düzen midir?

Stephen King’in bir hayalet yazarı varsa, onun adı "zaman"dır.



İlkim İpek



Kaynak notu