“Her Annenin Ölümü, Geride Kalan Çocukların Kaderine Damgasını Vurur”: Şerafettin Yıldız ile Züleyha Üzerine
Şerafettin Yıldız
Toplum, kadın cinayetlerini çoğu zaman yalnızca kaybedilen bir hayat üzerinden konuşuyor. Oysa her annenin ölümü, geride kalan çocukların hayatında yıllarca silinmeyen bir boşluk bırakıyor. Şerafettin Yıldız'ın Züleyha: Yarıda Kalan Hayatlar romanı, bir iş kazasının ardındaki görünmeyen gerçekleri ve geride kalanların sessizce taşımak zorunda kaldığı yükü edebiyatın diliyle görünür kılıyor. Kendisiyle, bürokrasinin tanıklığını, yazarlığın vicdanını ve Züleyha'nın ardında bıraktığı sessizliği konuştuk.
Sessizliğin Anatomisi: Bir “Züleyha” Otopsisi
Popüler yazının önemli bir bölümü, okuru konforlu ve nihayetinde unutulabilir kurguların içinde tutmakla meşgul. Oysa edebiyat, yaranın üzerine pamuk sürmekle yetinmez; gerekirse o yarayı deşip içerideki gerçeği çıkarmak için de vardır. Şerafettin Yıldız’ın Züleyha: Yarıda Kalan Hayatlar romanı, tam da bu zor ama zorunlu eylemin bir ürünüdür.
Ankara’nın gri sabahlarında, bir sosyal güvenlik denetmeni olarak dosyaların arasında kaybolmakla bir yazar olarak o dosyaların içindeki “yaşayan ölüleri” kurgulamak arasında ince ve keskin bir bıçak sırtı vardır. Kurgunun gerçeklikle bağı, böyle zamanlarda yazara çok daha acımasız görünür. Zira kurguyu ayağa kaldıran ana sütunlardan biri, asla yaşanmaması temenni edilen; kaçılan, saklanan o gerçekliğin acımasızlığıdır.
Şerafettin Yıldız tam bu noktada, bürokrasinin gri duvarları ile insan ruhunun kırılgan yüzü arasında bir yerde duruyor. Onun Züleyha’sı şüpheli bir ölümün merkezine yerleşmekle yetinmiyor; saklanan ve yüzleşmekten kaçınılan gerçekleri bir “görünmezlik otopsisi”ne dönüştürerek okurun zihninde kalıcı bir iz bırakıyor.
Kimsenin Görmediği “Arka Sokak” : Kayıt Dışı Bir Yaşamın Envanteri
Yıldız, toplumsal çöküşü manşetler üzerinden anlatmayı seçmiyor. Onun metninde, manşetin altındaki o küçücük ve unutulmuş ayrıntının peşindeyiz.
Kitap, dokuz yıllık bir evliliğin ardından dünyaya gelen Züleyha’nın “su perisi” olarak başlayan hayatından evinin hanımı olmaya, oradan da geçim derdiyle klor kokulu havuz kenarlarında paspas sallayan bir işçiye dönüşen yaşamını anlatıyor. Ancak bu, görülen ve ne yazık ki artık alışılan, suyun üzerinde kalan kısım.
Züleyha, bir havuzun kenarında; paspası, deterjan kokusu ve klorun arasında kendi sonuna doğru sürüklenirken Yıldız bize o sarsıcı gerçeği fısıldıyor: “Kadınlar sadece yaşamak istiyor, çocuklar sadece büyümek.”
Peki, bu “görünmeyen” nedir?
Sistemin çarkları arasına sıkışan kadınların evlerindeki kahve fincanı, çocuklarıyla yaptıkları portakallı kek, gündelik hayatın hiçbir şey olmamış gibi sürmesinin kanıtıdır. Züleyha ve onun gibi onlarca kadın hayatlardan silinirken sistemin tek bir dişlisi bile durmaz. İşte metinde okuduğumuz tam olarak budur. Bize bir insanın yok oluşunun toplumda yarattığı o “sağır edici” sessizlik.
Yazar hikâye boyunca neyi hedefliyor? Yalnızca acı bir hikâye mi okuyacağız? Hayır. O, sistemin bir kadını nasıl yavaş yavaş “kayıt dışı” bıraktığını, nasıl görünmez kıldığını ve her gün tanık olduğumuz sıradanın arkasına ne çok imkânsızlığın saklanabildiğini gösteriyor.
Bürokrasinin Gördüğü, Edebiyatın Kaydettiği - Satır Aralarındaki Kaza Raporu
Yazar Şerafettin Yıldız, Ankara’nın gri bürokrasisinden gelen bir isim. Ancak onu meslektaşlarından ayıran temel bir fark var: O, olaylara bir yazar gözüyle bakmadan önce bir denetmen titizliğiyle bakabiliyor. “Züleyha”, yaşanmış bir iş kazasının, raporlara yalnızca “kaza” olarak düşen o soğuk satırlarının edebiyatın diliyle yeniden yazılmış hâli adeta.
Yazarlar, hikâyelerinde karakterlerini genellikle “kahraman” statüsüne yükseltmeye çalışır. Ancak gerçek edebiyat, karakterin “kurban” olduğu o sessiz anlarda da saklıdır. Şerafettin Yıldız’ın Züleyha’sını okurken karşımızda, defalarca işlenmiş ve artık toplumsal körlüğe neden olmuş sıradan bir olay örgüsünden ziyade kurgusal bir otopsi raporu görüyoruz.
Yıldız’ın ayırt edici özelliklerinden biri de hikâye anlatıcılığındaki bürokratik disiplin zaten. Mesleğinin kazandırdığı tecrübenin, bilgi birikiminin ve olaylara mantıksal bakabilme yetisinin metne katkısı yadsınamaz. Bununla birlikte, birçok yazar acıyı betimlemek için ağdalı sıfatlara başvururken Yıldız o sıfatları elinin tersiyle itiyor. Züleyha’nın acısını bir temizlik kovasının gıcırtısıyla, bir bardağın parıltısıyla veya sabahın loş ışığında dans eden toz taneleriyle anlatabiliyor.
Sistemin kadını “kayıt dışı” bir işçi olarak kodladığı o karanlıkta Yıldız’ın asıl gördüğü şey şu: Züleyha’nın evindeki rutubet kokusuyla çalıştığı spor tesisindeki klor kokusunun birbirine karışması. Üstelik Züleyha, kendine ait bir hayat kurabilmek için büyük bir emek veriyor. Yıldız bu iki kokuyu birleştirerek görmezden gelinemeyecek o gerçeği inşa ediyor ve bize şunu soruyor:
“Bir kadının yokluğunu, geride kalan bir çocuğun pişirdiği portakallı kekin kokusunda aramaya cesaretimiz var mı?”
Okuru Ne Bekliyor? Bir Yüzleşme Daveti
Bu roman, piyasanın “hap gibi yutulan” metinlerine benzemiyor. Züleyha’yı okurken suyla kurulan o tuhaf ve kaderci bağla yüzleşmeye; elektrik kesintisi, ihmalkâr işveren ve suskunluk gibi parçaların bir araya gelerek bir hayatı nasıl yıkabildiğini görmeye hazır olmalısınız.
Kitap, her okuru kendi evinin, kendi mahallesinin, belki de kendi vicdanının “denetimine” davet ediyor.
Şerafettin Yıldız ile Söyleşi: “Gerçekliğin Denetimi”
Bir denetmenin gördüğüyle bir yazarın kaydettiği aynı şey midir? Şerafettin Yıldız’la, mesleki tanıklıklarının edebiyatına nasıl dönüştüğünü, Züleyha’nın gerçeklikle kurduğu bağı ve yazarlık dünyasını konuştuk.
-Uzun yıllar sosyal güvenlik denetmeni olarak görev yaptınız. İnsanların hayatlarını kâğıt üzerindeki veriler aracılığıyla analiz etmek, bir yazar olarak olaylara bakışınızı nasıl etkiledi veya keskinleştirdi?
Sosyal Güvenlik Denetmenliği mesleği, bana hayatı satır aralarında değerlendirmeyi öğretti. Yıllar boyunca incelediğim her olayda sadece belgeler değil; umutlar, mücadeleler ve hayat hikâyeleri gördüm. Bu meslek bana, ayrıntılara dikkat etmeyi ve görünenin arkasındaki gerçeği aramayı alışkanlık hâline getirdi.
Yazarlıkta da aynı bakış açısını taşıyorum. Karakterlerimi ve olayları kurgularken insan ruhunun ve olayların derinliklerine inmeye, hayatın içinden gelen gerçekliği yakalamaya çalışıyorum. Denetmenlik gözlem gücümü keskinleştirdi; yazarlık ise bu gözlemleri duygu ve estetikle buluşturmama imkân sağladı.
-Kurgu dünyası ile bürokrasinin gri dünyası arasında nasıl bir köprü kuruyorsunuz? Birinde kurallar, diğerinde serbestlik varken bu iki kimlik zaman zaman çatışıyor mu?
Aslında bu iki dünyanın birbirini beslediğini düşünüyorum. Denetmenlik bana disiplinli düşünmeyi, olaylara tarafsız bakmayı ve gerçeği delilleriyle ortaya koymayı öğretti. Yazarlık ise bu gerçeklere duygu, hayal gücü ve insan ruhunun derinliğini katıyor.
Kurallar ile özgürlük zaman zaman farklı görünse de benim için çatışmaktan çok birbirini tamamlıyor. Masamın bir yanında akıl ve disiplin, diğer yanında ise kalp ve hayal gücü var. Yazdıklarım da bu dengenin doğal bir yansıması oluyor.
- Sahada gördüğünüz gerçek bir trajediyi romana dönüştürürken teknik bir denetmen mi, yoksa hikâye anlatıcısı mı daha belirleyici oluyor?
Gerçek bir olaydan yola çıktığımda önce hikâye anlatıcısı öne çıkar. Çünkü amacım bir rapor yazmak değil, okuyucunun kalbine dokunacak bir eser ortaya koymaktır. Ancak denetmen kimliğim de her zaman arka planda bana rehberlik eder; olayların tutarlılığını, neden-sonuç ilişkisini ve gerçeklik duygusunu korumamı sağlar.
Kısacası, denetmen gerçeğin izini sürer, yazar ise o gerçeğe ruh ve anlam kazandırır. Ben yazarken bu iki kimliğin uyum içinde çalıştığına inanıyorum.
-Yazarlık kariyerinize köşe yazıları ve şiirlerle başladınız. Sizi sınırları daha keskin olan roman türüne yönelten neydi?
Köşe yazıları; düşüncelerimi, olaylara bakış açımı ve toplumu birçok konuda bilgilendirmemi sağlarken, şiirler ise duygularımı ifade etmemi sağladı. Ancak zamanla bazı olayların ve hikâyelerin birkaç sayfaya ya da birkaç dizeye sığmadığını fark ettim. İnsan ruhunu, toplumsal meseleleri ve karakterlerin dönüşümünü daha derinlikli anlatabilmek için romanın sunduğu geniş anlatım imkânına yöneldim.
Roman benim için yalnızca bir kurgu türü değil; hayatı, insanı ve zamanı daha kapsamlı anlatabildiğim en güçlü edebî alan oldu. Aslında bu benim çocukluğumdan beri içimde taşıdığım bir istekti.
-Yazma eylemi sizin için bir ihtiyaç mı, yoksa sistemin içinde tanık olduğunuz adaletsizlikleri kaydetmenin bir yöntemi mi?
Yazmanın bana bahşedilen bir yetenek olduğunu fark ettiğim andan itibaren yazarlık benim için her şeyden önce bir ihtiyaç ve bir vazife hâline gelmiştir. Yazmak; düşünmenin, hissetmenin ve toplumu bilinçlendirmenin en doğal yoludur. Elbette meslek hayatım boyunca tanık olduğum adaletsizlikler, insan hikâyeleri ve toplumsal sorunlar da kalemimi besledi. Ancak amacım sadece yaşananları kaydetmek değil; onları sorgulayan, düşündüren ve okuyucuda iz bırakan eserler ortaya koymaktır.
Kısacası, kalemim hem vicdanımın sesi hem de toplumsal hafızaya bırakmak istediğim bir izdir.
-Bir romanı kurgularken ilk çıkış noktanız genellikle ne oluyor: Bir karakterin içsel sesi mi, yoksa toplumdaki yapısal bir sorun mu?
Benim için romanın çıkış noktası çoğu zaman toplumdaki yapısal bir sorun ya da hayatın içinden gelen gerçek bir olaydır. Ancak bu mesele, okuyucuya bir karakterin gözünden ulaştığında anlam kazanır. Çünkü okur, önce karakterle bağ kurar; sonra onun yaşadıkları üzerinden toplumsal gerçeği sorgulamaya başlar.
Bu nedenle romanlarımda toplumsal gerçek ile karakterin iç dünyası birbirinden ayrılmaz. Biri hikâyenin omurgasını oluştururken, diğeri ona ruh kazandırır.
-İlkim İpek ile kurduğunuz editoryal iş birliği, metninize dışarıdan bir “denetim” mekanizması getirdi mi?
Kesinlikle öyle oldu. Her yazar, metninin içinde bir süre sonra kendi kör noktalarını göremeyebilir. İlkim İpek ile yürüttüğümüz editoryal çalışma, eserlerime farklı bir gözle bakmamı sağladı. Bu süreç benim için bir denetimden çok, metni olgunlaştıran ve güçlendiren yapıcı bir yol arkadaşlığı oldu.
Sonuçta iyi bir editör, yazarın sesini değiştirmez; o sesi daha berrak, daha etkili ve okuyucuya daha güçlü ulaştırmasına katkı sağlar.
-Bir yazarın kendi metnini editöre açması sizin için zorlu bir teslimiyet mi, yoksa metni geliştiren teknik bir ortaklık mı?
Ben bunu bir teslimiyet olarak değil, metni daha güçlü hâle getiren profesyonel bir ortaklık olarak görüyorum. Çünkü yazar metni yazar, editör ise ona dışarıdan, tarafsız ve eleştirel bir gözle bakar. Bu süreç, eserin eksiklerini görmek ve anlatımı daha etkili hâle getirmek açısından büyük bir kazanımdır.
Benim için önemli olan, editörün yazarın sesini değiştirmesi değil; o sesi daha berrak, daha güçlü ve okuyucuya daha etkili ulaştırmasına katkı sağlamasıdır.
-Editörünüzle çalışırken veya daha öncesinde, metinde “gereksiz” bulduğunuz ve elediğiniz bölümler oldu mu? Bu süreçte yazarlık gururunuzla nasıl başa çıktınız?
Elbette oldu. Bazen yazarın en sevdiği cümleler ya da bölümler, metnin bütününe hizmet etmeyebilir. Böyle durumlarda mesele, yazarlık gururu değil; eserin kalitesidir. Eğer bir bölüm hikâyeyi güçlendirmiyor, ritmini yavaşlatıyor veya anlatıya katkı sunmuyorsa, onu çıkarmaktan çekinmem.
Ben her zaman metnin anlaşılabilme değerini ön planda tutarım. Çünkü iyi bir yazar, sadece güzel cümleler kuran değil; gerektiğinde iyi bir etkileşim için o cümlelerden vazgeçebilen kişidir.
-Züleyha’nın hikâyesi yaşanmış bir iş kazasından esinleniyor. Gerçek bir yaşamın sonunu kurguya aktarırken etik sınırları nerede belirlediniz?
Gerçek hayattan ilham alırken en önemli ilkem, yaşanmış acıları edebî bir malzeme olarak tüketmemek, bunun yanında milli, manevi ve kişisel haklara saygı göstermek oldu. Amacım belirli kişileri ya da olayları birebir anlatmak değil; o acının ardındaki toplumsal gerçeği görünür kılmaktı. Bu nedenle gerçek olaydan esinlenirken kurguya başvurdum; karakterleri, mekânları ve olay örgüsünü yeniden inşa ederek hem kişisel mahremiyeti hem de etik sınırları korumaya özen gösterdim.
Benim için önemli olan, bir trajediyi anlatmak değil; o trajediden ders çıkarılmasına ve benzer acıların bir daha yaşanmaması için toplumsal bir farkındalık oluşturmaktı.
-Kitapta Haluk Bey karakteri üzerinden iş dünyasındaki kayıt dışılığı ve güç ilişkilerini anlatıyorsunuz. Bu karakter, gerçek hayattaki gözlemlerinizin bir toplamı mı?
Haluk Bey; meslek hayatım boyunca farklı zamanlarda ve farklı ortamlarda gözlemlediğim bir takım insanların, yönetim anlayışlarının ve güç ilişkilerinin edebî bir sentezidir. Bu yönüyle bir kişiden çok, bir zihniyeti temsil ediyor.
Romanımda amacım herhangi bir kişiyi, bir mesleği veya yöneticileri hedef göstermek değil; kayıt dışılığın, güç dengesizliğinin ve insan hayatını ikinci plana iten anlayışın toplumsal sonuçlarını görünür kılmaktı. Haluk Bey de bu gerçeğin sembolik bir yansıması olarak ortaya çıktı.
-Züleyha karakteri, bugünün Türkiye’sinde bir kadının maruz kaldığı kapanı temsil ediyorsa sizce bu kapanı kıran veya kırabilecek olan şey nedir?
Züleyha’nın hikâyesinde anlatmak istediğim yalnızca bir kadının yaşadığı dram değil, onu o noktaya sürükleyen koşullardı. Bana göre bu kapanı kırabilecek en güçlü unsur; eğitim, hukukun etkin işlemesi yani cezaların daha caydırıcı olması ve toplumsal vicdanın güçlenmesidir. Bir kadın kendini güvende hissettiği, haklarını bildiği ve toplum tarafından desteklendiği ölçüde bu döngüyü kırabilir.
Romanımın vermek istediği mesaj da tam olarak budur: Cezası yetersiz kalan her haksızlık sürekli büyür ve toplumun geleceğini hızla çürütür.
-Züleyha’dan sonra üzerinde çalıştığınız yeni bir dosya veya taslak var mı? Yine sistemin kıyısında kalmış hayatlara mı eğileceksiniz?
Evet, yeni bir proje üzerinde çalışıyorum ve henüz planlama aşamasında olduğum yeni bir polisiye roman hazırlığım var. Bu ve bundan sonra yazacağım eserlerde de yine insanı merkeze alan, toplumun gözden kaçırdığı hayatlara ve sosyal meselelerin birey üzerindeki etkilerine odaklanmayı sürdüreceğim. Çünkü inanıyorum ki edebiyat, sadece hikâye anlatmak değil; görünmeyeni görünür kılmak ve insanın vicdanına dokunmaktır.
Her yeni romanımda tabiki farklı olaylar olacak; ancak değişmeyecek olan şey, insanı, adaleti, umudu merkeze alan ve milli, manevi ve kişisel değerlere önem veren anlatım anlayışım olacaktır.
-Yazarlık pratiğinizde denetmenlikten gelen tecrübe ve birikimin katkısı yadsınamaz. Kurgu dünyanızı bunun dışında nelerle besliyorsunuz?
Denetmenlik bana farklı birçok olayla karşılaşma ve birçok insanın hayatına dokunma fırsatı verdi; ancak kurgu ve hayal dünyamı yalnızca mesleki birikimimle sınırlamıyorum. Çok okumaya, insanları gözlemlemeye, tarih, psikoloji ve sosyoloji gibi farklı disiplinlerden beslenmeye özen gösteriyorum. Hayatın içindeki her insan, her mekân ve her yaşanmışlık benim için yeni bir hikâyenin kapısını aralayabiliyor.
Bence iyi bir yazar, sadece yazan değil; yaşamayı, dinlemeyi ve görmeyi bilen kişidir. Ben de kalemimi, hayatın kendisinden beslemeye devam ediyorum.
-Züleyha'nın hikâyesi yalnızca bir roman kahramanına ait değil. Bugün kendisini onun hikâyesinde bulan kadınlara ve belki de çevresinde bir "Züleyha" olduğunu geç fark eden insanlara son olarak ne söylemek istersiniz?
Her şeyden önce şunu söylemek isterim: Hiçbir kadın şiddeti ve umutsuzluğu hak etmiyor. Züleyha’nın hikâyesi yalnızca bir kadının dramı değil, toplumsal vicdanı harekete geçirme çağrısıdır.
Kadın, toplumun temel taşıdır. Bu nedenle eğitimli, bilinçli, haklarını bilen ve kendi ayakları üzerinde durabilen kadınlar, hem kendi geleceklerini hem de toplumun geleceğini şekillendirir.
Çevresinde bir Züleyha olanlara ise tek mesajım var: Sessiz kalmayın. Çünkü bazen uzatılan bir el, bir hayatı değiştirmeye yeter. Ben de kalemimle, bir daha hiçbir Züleyha’nın hikâyesi yarım kalmasın diye yazdım, çünkü bir kadının yarım kalan hikayesi aslında bir çok kişiyi de hayatın içinde yarım bırakmaktadır.
Sayın Şerafettin Yıldız'a, sorularımıza zaman ayırdığı, düşüncelerini açıklıkla paylaştığı ve bu söyleşiye verdiği katkılar için teşekkür ederiz.
Edebiyat, kimi zaman bir hikâye anlatmanın ötesine geçerek tanıklığı da üstlenir. Züleyha: Yarıda Kalan Hayatlar üzerine yaptığımız bu söyleşi, romanın taşıdığı tanıklığı yazarının sözleriyle okura açıyor. Bu anlamlı sohbet ve edebiyatımıza bıraktığınız iz için bir kez daha teşekkür ediyor, kaleminize sağlık diyoruz.
451 Atölye