Neden Hâlâ Orwell?
Siyaset ve İngiliz Dili'ni Yeniden Okumak
Bu konu üzerine biraz olsun düşünenlerin çoğu, İngilizcenin kötü durumda olduğunu kabul eder. Ama yaygın görüş, bunu bilinçli bir çabayla düzeltemeyeceğimiz yönündedir. Uygarlığımızın çözüldüğü, dilimizin de -bu görüşe göre- kaçınılmaz olarak bu genel çöküşten payını aldığı söylenir. Bu yüzden dilin bozulmasına karşı verilen her mücadele, mum ışığını elektrik ışığına ya da faytonu uçağa tercih etmek gibi duygusal bir geçmişe dönüş eğilimi olarak görülür. Bu düşüncenin altında ise, dilin kendi amaçlarımız doğrultusunda biçimlendirdiğimiz bir araç değil, kendiliğinden gelişen doğal bir olgu olduğu yönündeki yarı bilinçli bir inanç yatar.
Dildeki gerilemenin eninde sonunda siyasi ve ekonomik nedenlere dayanması gerektiği açıktır; bu durum yalnızca şu ya da bu yazarın kötü etkisinden kaynaklanmaz. Fakat bir sonuç zamanla bir nedene dönüşebilir; ilk nedeni güçlendirip aynı sonucu daha da yoğunlaşmış bir biçimde yeniden üretebilir. Bir insan, kendini başarısız bulduğu için içkiye yönelebilir; ardından da içki yüzünden daha da başarısız olabilir. İngilizcede olan da aşağı yukarı budur. Düşüncelerimiz sığ olduğu için dil çirkinleşir ve kesinliğini yitirir fakat dildeki özensizlik de sığ düşüncelere kapılmamızı kolaylaştırır. Asıl önemli olan, bu sürecin tersine çevrilebilecek olmasıdır. Modern İngilizce, özellikle yazılı İngilizce, taklit yoluyla yayılan ve yeterli özen gösterildiğinde kaçınılabilecek kötü alışkanlıklarla doludur. Bu alışkanlıklardan kurtulunca insan daha açık düşünebilir; açık düşünmek ise siyasal yenilenmede atılması gereken zorunlu ilk adımdır ki dolayısıyla kötü İngilizceye karşı verilen mücadele ne boş bir uğraştır ne de yalnızca profesyonel yazarları ilgilendirir. Bu konuya birazdan döneceğim ve umarım o noktada burada söylediklerimin anlamı daha da netleşmiş olacaktır.
Şimdi vereceğim örnek, belki de en kötü örneklerden biri değildir ama günümüz İngilizcesindeki bazı yanlış eğilimleri göstermeye yeter. Bu örnek yakın zamanda bir profesör tarafından yazılmıştır; ben de onu bir dergiden alıntılıyorum. Bu tür örneklerde çoğu zaman eksik olan şey yalnızca gereksiz sözcüklerin ayıklanması değil, yazarın ne söylemek istediğini açıkça bilmesidir. Bu beş örneği özellikle kötü oldukları için seçmedim ki isteseydim çok daha kötü örnekler aktarabilirdim. Onları seçmemin nedeni, bugün yakamızı bırakmayan çeşitli zihinsel kusurları göstermeleridir. Ortalama düzeyin biraz altında olsalar da oldukça tipik örneklerdir. Gerektiğinde yeniden göndermede bulunabilmek için onları numaralandırdım:
1. Doğrusu, bir zamanlar on yedinci yüzyılın Shelley’sine pek de benzemediği söylenemeyecek olan Milton’ın, her geçen yıl daha da acılaşan deneyimlerinin sonucunda, hiçbir şeyin hoş görmeye ikna edemeyeceği o Cizvit tarikatının kurucusuna daha yabancı (sic) hâle gelmiş olmadığını söylemenin doğru olup olmadığından emin değilim.
Profesör Harold Laski (Freedom of Expression adlı denemeden)
2. Her şeyden önce, hoşgörü göstermek yerine, “katlanmak” ya da “şaşırmak” yerine, “şaşkına dönmek” gibi aşırı ve uygunsuz sözcük birleşimlerini dayatan yerli deyimlerle bütünüyle gelişigüzel oynayamayız.
Profesör Lancelot Hogben (Interglossia'dan)
3. Bir tarafta özgür kişilik vardır: Tanımı gereği nevrotik değildir çünkü ne çatışması ne de düşü vardır. Arzuları, her ne kadar varsa da saydamdır çünkü kurumsal onayın bilincin ön planında tuttuğu şeylerden ibarettir. Başka bir kurumsal örüntü onların sayısını ve yoğunluğunu değiştirebilirdi; bunlarda doğal, indirgenemez ya da kültürel bakımdan tehlikeli olan pek az şey vardır. Fakat öte yandan, toplumsal bağın kendisi de bu kendinden emin bütünlüklerin karşılıklı yansımalarından başka bir şey değildir. Sevginin tanımını hatırlayalım. Bu, küçük bir akademisyenin tam da portresi değil midir? Bu aynalar salonunda kişiliğe ya da kardeşliğe yer nerededir?
Politics’de yayımlanmış bir psikoloji yazısından
4. Bütün o “seçkin insanlar”, beyefendi kulüplerinin mensupları ve bütün o gözü dönmüş Faşist kaptanlar, Sosyalizme duydukları ortak nefret ve kitlesel devrimci hareketin yükselen dalgasına karşı besledikleri hayvanca dehşet içinde birleşerek provokasyon eylemlerine, aşağılık kundakçılığa, zehirlenmiş kuyulara dair Orta Çağ efsanelerine başvurmuş; proletarya örgütlerini yok etmelerini yasallaştırmak ve galeyana gelmiş küçük burjuvaziyi krizin devrimci çözümüne karşı şoven bir coşkuya sürüklemek amacıyla harekete geçmişlerdir.
Komünist bir broşürden
5. Bu eski ülkeye yeni bir ruh aşılanacaksa ele alınması gereken dikenli ve tartışmalı bir reform vardır; o da BBC'nin insanileştirilmesi ve yeniden canlandırılmasıdır. Bu konuda gösterilecek çekingenlik, ruhun içten içe çürümesine ve körelmesine işaret edecektir. Britanya'nın kalbi, örneğin, sağlam ve güçlü atıyor olabilir fakat Britanya aslanının kükreyişi bugün Shakespeare'in Bir Yaz Gecesi Rüyası'ndaki Bottom'ınkine benzemektedir; yavru bir güvercin kadar yumuşak.[1] Güçlü ve erkekçe bir yeni Britanya, Langham Place'in “standart İngilizce” kılığına bürünmüş, çürümüş gevşeklikleri tarafından dünyanın gözünde, daha doğrusu kulağında, sonsuza dek kötülenmeye devam edemez. Britanya'nın Sesi, saat dokuzda duyulduğunda bugün işittiğimiz o kendini beğenmiş, şişirilmiş, tutuk, okul müdiresi edalı, kusursuz derecede mahcup miyavlayan genç hanımların yapmacık anırışındansa “h”lerin dürüstçe düşürülmesini duymak çok daha iyi ve sonsuz ölçüde daha az gülünç olurdu![2]
Tribune gazetesine gönderilmiş bir mektuptan
Bu parçaların her birinin kendine özgü kusurları vardır fakat kolaylıkla kaçınılabilecek çirkinlikleri bir yana bırakırsak hepsinde ortak olan iki özellik göze çarpar. Bunlardan ilki, imgelerin bayatlığı; ikincisi ise, kesinlikten yoksunluktur. Yazar ya söylemek istediği şeyi ifade edemez ya farkında olmadan başka bir şey söyler veya kullandığı sözcüklerin herhangi bir anlam taşıyıp taşımamasıyla pek ilgilenmez. Muğlaklık ile düpedüz yetersizliğin bu karışımı, modern İngiliz düzyazısının ve özellikle siyasi yazının en belirgin özelliğidir. Belirli konular gündeme gelir gelmez somut olan soyutun içinde eriyip gider; hiç kimse de basmakalıp olmayan bir ifade bulabilecek gibi görünmez. Düzyazı giderek anlamları için seçilmiş sözcüklerden daha az, prefabrik bir tavuk kümesinin parçaları gibi birbirine eklenmiş kalıplardan oluşur. Aşağıda, düzyazı kurma işinin alışılmış biçimde nasıl savuşturulduğunu gösteren çeşitli hileleri, notlar ve örneklerle birlikte sıralıyorum.
Can Çekişen Mecazlar: Yeni yaratılmış bir mecaz, zihinde görsel bir imge uyandırarak düşünmeye yardımcı olur. Buna karşılık teknik olarak “ölü” sayılan bir mecaz (örneğin “demir irade”), fiilen sıradan bir sözcüğe dönüşmüştür ve çoğu zaman canlılığını yitirmeden kullanılabilir. Fakat bu iki uç arasında, çağrıştırma gücünü bütünüyle kaybetmiş ve yalnızca insanları kendi ifadelerini kurma zahmetinden kurtardığı için kullanılan aşınmış mecazlardan oluşan devasa bir yığın vardır. Bunlara şu örnekler verilebilir: Ring the changes on[3], take up the cudgels for[4], toe the line[5], ride roughshod over[6], stand shoulder to shoulder with[7], play into the hands of[8], no axe to grind[9], grist to the mill[10], fishing in troubled waters[11], on the order of the day[12], Achilles’ heel[13], swan song[14], hotbed[15]. Bunların çoğu, anlamları bilinmeden kullanılır (örneğin, “rift” nedir?) ve birbiriyle bağdaşmayan mecazlar sık sık birbirine karıştırılır; bu da yazarın ne söylediğiyle ilgilenmediğinin kesin bir göstergesidir. Günümüzde kullanılan bazı mecazlar ise, onları kullananlar bunun farkına bile varmadan özgün anlamlarından koparılmıştır. Örneğin “toe the line” bazen “tow the line” biçiminde yazılır. Bir başka örnek de “çekiç ve örs” mecazıdır; bugün bu ifade neredeyse her zaman örsün daha ağır darbeyi aldığı imasıyla kullanılır. Oysa gerçek hayatta çekici kıran her zaman örstür; bunun tersi asla olmaz. Söylediği şey üzerinde biraz durup düşünen bir yazar, özgün ifadeyi bu şekilde çarpıtmaktan kaçınırdı.
Dilsel Protezler[16]: Bunlar, uygun fiil ve isimleri seçme zahmetinden kurtarır; aynı zamanda her cümleyi, ona düzenli ve dengeli bir görünüm veren fazladan hecelerle şişirir. Karakteristik örnekler şunlardır: Render inoperative[17], militate against[18], prove unacceptable[19], make contact with[20], be subject to[21], give rise to[22], give grounds for[23], have the effect of[24], play a leading part (role) in[25], make itself felt[26], take effect[27], exhibit a tendency to[28], serve the purpose of [29] vb. vb.
Buradaki temel özellik, basit fiillerin ortadan kaldırılmasıdır. Break, stop, spoil, mend, kill[30] gibi tek sözcüklü fiiller kullanmak yerine, fiil; prove[31], serve[32], form[33], play[34], render[35] gibi genel amaçlı bir fiile iliştirilmiş bir isim ya da sıfattan oluşan bir söz öbeğine dönüştürülür. Mümkün olan her yerde etken çatı yerine edilgen çatı tercih edilir; ulaçların yerini de isim yapıları alır (by examining yerine, by examination of gibi[36]). Fiillerin kullanım alanı ayrıca “-ize” ve “de-” ekleriyle kurulan türetmeler aracılığıyla daha da daraltılır; sıradan ifadeler ise “not un-” yapısı sayesinde derinlikliymiş izlenimi kazanır.
Basit bağlaçlar ve edatların yerini şu kalıplar alı: With respect to[37], having regard to[38], the fact that[39], by dint of[40], in view of[41], in the interests of[42], on the hypothesis that[43].
Cümle sonları da greatly to be desired[44], cannot be left out of account[45], a development to be expected in the near future[46], deserving of serious consideration[47], brought to a satisfactory conclusion[48] gibi tumturaklı klişelerle doldurularak sönük bitişlerden kurtarılır ve benzeri ve benzeri…
Tumturaklı Dil: Phenomenon[49], element[50], individual[51] (isim olarak), objective[52], categorical[53], effective[54], virtual[55], basic[56], primary[57], promote[58], constitute[59], exhibit[60], exploit[61], utilize[62], eliminate[63], liquidate[64] gibi sözcükler, basit ifadeleri süsleyip ön yargılı hükümlere bilimsel bir tarafsızlık havası vermek için kullanılır.
Epoch-making[65], epic[66], historic[67], unforgettable[68], triumphant[69], age-old[70], inevitable[71], inexorable[72], veritable[73] gibi sıfatlar ise, uluslararası siyasetin bayağı süreçlerine bir asalet kazandırır. Buna karşılık savaşı yüceltmeyi amaçlayan yazılar çoğu zaman arkaik bir renge bürünür; bunların karakteristik sözcükleri şunlardır: Realm[74], throne[75], chariot[76], mailed fist[77], trident[78], sword[79], shield[80], buckler[81], banner[82], jackboot[83], clarion[84].
Cul de sac[85], ancien régime[86], deus ex machina[87], mutatis mutandis[88], status quo[89], Gleichschaltung[90], Weltanschauung[91] gibi yabancı sözcük ve ifadeler, metne kültür ve zarafet havası katmak için kullanılır. Kullanışlı kısaltmalar olan i.e., e.g. ve etc. dışında, bugün İngilizcede dolaşımda olan yüzlerce yabancı ifadeden hiçbirine gerçek anlamda ihtiyaç yoktur. Kötü yazarlar, özellikle de bilimsel, siyasi ve sosyolojik metinler yazanlar, neredeyse her zaman Latince ya da Yunanca kökenli sözcüklerin Sakson kökenli sözcüklerden daha görkemli olduğu düşüncesinin etkisi altındadır. Bu yüzden expedite[92], ameliorate[93], predict[94], extraneous[95], deracinated[96], clandestine[97], sub-aqueous[98] ve bunlar gibi yüzlerce gereksiz sözcük, Anglosakson kökenli karşılıkları karşısında sürekli alan kazanır.[99] Marksist yazına özgü jargon (hyena[100], hangman[101], cannibal[102], petty bourgeois[103], these gentry[104], lackey[105], flunkey[106], mad dog[107], White Guard[108] vb.) büyük ölçüde Rusça, Almanca ya da Fransızcadan çevrilmiş sözcüklerden oluşur. Ancak yeni sözcük türetmenin olağan yolu, uygun eklerle birlikte Latince ya da Yunanca bir kök kullanmak ve gerektiğinde buna “-ize” ekini getirmektir. Bu tür sözcükler uydurmak (deregionalize[109], impermissible[110], extramarital[111], non-fragmentatory[112] vb.), anlatılmak isteneni karşılayacak İngilizce sözcükleri bulmaktan çoğu zaman daha kolaydır. Bunun sonucu, genel olarak dildeki özensizliğin ve muğlaklığın artmasıdır.
Anlamı Boşalmış Sözcükler: Bazı yazı türlerinde, özellikle sanat ve edebiyat eleştirisinde, neredeyse bütünüyle anlamdan yoksun uzun bölümlere rastlamak olağandır.[113] Sanat eleştirisinde kullanılan romantic[114], plastic[115], values[116], human[117], dead[118], sentimental[119], natural[120], vitality[121] gibi sözcükler, tam tabiriyle anlamsızdır çünkü bunlar, yalnızca belirli bir nesneye ya da olguya işaret etmemekle kalmaz; okurun da onlardan böyle bir şey beklediği pek söylenemez. Bir eleştirmen, “Bay X'in eserinin en dikkat çekici özelliği canlılığıdır,” derken bir başkası, “Bay X'in eserinde ilk göze çarpan şey kendine özgü bir ölülüktür,” diyebilir; okur da bunu yalnızca bir görüş ayrılığı olarak kabul eder. Eğer burada “dead” ve “living” gibi jargon sözcükleri yerine, “black” ve “white” gibi sözcükler kullanılmış olsaydı dilin uygunsuz bir biçimde kullanıldığı hemen fark edilirdi. Siyasi alandaki birçok sözcük de benzer biçimde kötüye kullanılmaktadır. Örneğin “Faşizm” sözcüğünün bugün, “istenmeyen bir şey” anlamı dışında neredeyse hiçbir anlamı kalmamıştır. “Demokrasi, sosyalizm, özgürlük, yurtseverlik, gerçekçilik, adalet” gibi sözcüklerin her biri, birbirleriyle bağdaşması mümkün olmayan birkaç farklı anlama sahiptir. Özellikle “demokrasi” gibi bir sözcük söz konusu olduğunda, yalnızca üzerinde uzlaşılmış bir tanım yoktur; böyle bir tanım yapma girişimi de her taraftan dirençle karşılaşır. Bir ülkeye demokratik dediğimizde onu övdüğümüz, neredeyse evrensel biçimde kabul edilir. Bu yüzden her tür rejimin savunucuları kendi sistemlerinin bir demokrasi olduğunu iddia eder ve bu sözcüğün tek bir anlama bağlanması hâlinde onu kullanamaz duruma gelmekten çekinirler. Bu tür sözcükler çoğu zaman bilinçli bir sahtekârlıkla kullanılır. Yani onları kullanan kişi, sözcüğe kendi özel anlamını yükler fakat karşısındaki kişinin bambaşka bir şeyi kastettiğini düşünmesine göz yumar. “Mareşal Pétain gerçek bir yurtseverdi”, “Sovyet basını dünyadaki en özgür basındır”, “Katolik Kilisesi baskıya karşıdır” gibi ifadeler hemen hemen her zaman yanıltma amacıyla kurulur.
Çoğu durumda az ya da çok dürüst olmayan biçimlerde kullanılan diğer sözcükler arasında şunlar sayılabilir: sınıf, totaliter, bilim, ilerici, gerici, burjuva, eşitlik.
Şimdi bu aldatmacalar ve çarpıtmalar kataloğunu ortaya koyduğuma göre, bunların yol açtığı yazı türüne bir örnek daha vereyim. Bu kez örnek, doğası gereği, hayali olmak zorunda. İyi İngilizceyle yazılmış bir parçayı, modern İngilizcenin en kötü türüne çevireceğim.
İşte Ecclesiastes’ten[122] iyi bilinen bir ayet:
“Güneşin altında yine gördüm ki yarış çevik olanların, savaş güçlü olanların değildir; ekmek, bilgelere; zenginlik, anlayış sahiplerine; itibar da beceri sahiplerine ait değildir çünkü zaman ve rastlantı hepsinin başına gelir.”
İşte bunun modern İngilizcedeki karşılığı:
“Çağdaş olguların nesnel bir değerlendirmesi, rekabetçi faaliyetlerde başarı ya da başarısızlığın doğuştan gelen yetenekle orantılı olma yönünde herhangi bir eğilim göstermediği; buna karşılık öngörülemez unsurun hatırı sayılır bir bölümünün her durumda hesaba katılması gerektiği sonucuna varmayı zorunlu kılar.”
Bu bir parodidir ama çok da aşırıya kaçmış bir parodi değildir. Örneğin yukarıdaki üçüncü örnek, aynı tür İngilizcenin birkaç parçasını barındırmaktadır. Dikkat edilirse tam bir çeviri yapmış değilim. Cümlenin başı ve sonu özgün metnin anlamını oldukça yakından izler fakat ortadaki somut örnekler -yarış, savaş, ekmek- “rekabetçi faaliyetlerde başarı ya da başarısızlık” gibi muğlak bir ifadenin içinde eriyip gider. Bunun böyle olması gerekiyordu. Çünkü sözünü ettiğim türden hiçbir modern yazar, “çağdaş olguların nesnel değerlendirmesi” gibi ifadeler kullanabilecek hiç kimse, düşüncelerini bu kadar kesin ve ayrıntılı bir biçimde sıralamazdı. Modern düzyazının bütün eğilimi somuttan uzaklaşma yönündedir.
Şimdi bu iki cümleyi biraz daha yakından inceleyelim. İlk cümle kırk dokuz sözcükten oluşur fakat yalnızca altmış hece içerir; kullandığı sözcüklerin tamamı gündelik yaşama aittir. İkinci cümle ise, otuz sekiz sözcükten oluşmasına rağmen doksan hece içerir; sözcüklerinin on sekizi Latince, biri Yunanca kökenlidir. İlk cümlede altı canlı imge vardır; ayrıca muğlak sayılabilecek tek bir ifade bulunur: “Zaman ve rastlantı”. İkinci cümlede ise yeni ya da çarpıcı tek bir ifade yoktur; üstelik doksan hece kullanmasına rağmen ilk cümlenin anlamını ancak kısaltılmış bir biçimde aktarabilir. Yine de hiç kuşku yok ki modern İngilizcede giderek yaygınlaşan cümle türü ikincisidir. Abartmak istemiyorum. Bu tür yazılar henüz her yere yayılmış değildir; en kötü yazılmış sayfalarda bile zaman zaman sadeliğin izlerine rastlanabilir. Yine de sen ya da ben, insan talihinin belirsizliği üzerine birkaç satır yazmakla görevlendirilsek büyük olasılıkla, Vaiz Kitabı'ndaki cümleye değil, benim uydurduğum cümleye çok daha yakın bir şey yazardık.
Göstermeye çalıştığım gibi modern yazının en kötü örnekleri, anlamlarına göre sözcük seçmekten ve anlamı daha açık kılacak imgeler yaratmaktan oluşmaz. Tam tersine, başkaları tarafından önceden düzenlenmiş uzun sözcük dizilerini birbirine yapıştırmaktan ve ortaya çıkan sonucu düpedüz laf kalabalığıyla kabul edilebilir göstermeye çalışmaktan oluşur. Bu yazma biçiminin çekiciliği, kolay oluşudur. Alışkanlık hâline geldiğinde, “Bence,” demek yerine “Kanımca bunun haksız sayılamayacak bir varsayım olduğunu söylemek mümkündür,” demek daha kolay hatta daha hızlıdır. Hazır kalıplar kullandığınızda yalnızca uygun sözcükleri aramak zorunda kalmazsınız; cümlelerinizin ritmiyle de uğraşmanız gerekmez. Çünkü bu kalıplar genellikle kulağa az çok hoş gelecek biçimde düzenlenmiştir. Aceleyle yazarken -örneğin bir stenografa dikte verirken ya da halka açık bir konuşma yaparken- tumturaklı ve Latinleştirilmiş bir üsluba kaymak doğaldır. “Göz önünde bulundurmamız gereken bir husus” ya da “hepimizin kolaylıkla katılacağı bir sonuç” gibi kalıplar, birçok cümlenin sönük biçimde sonlanmasını engeller. Can çekişen mecazları, benzetmeleri ve deyimleri kullanarak ciddi bir zihinsel emekten kurtulursunuz fakat bunun bedeli, yalnızca okurunuz için değil, kendiniz için de anlamınızı muğlaklaştırmaktır. Karışık mecazların önemi de burada yatar. Bir mecazın tek amacı zihinde görsel bir imge uyandırmaktır. Bu imgeler birbiriyle çarpıştığında -örneğin “Faşist ahtapot kuğu şarkısını söyledi” ya da “çizmeli zorbalık eritme potasına atıldı” gibi ifadelerde olduğu üzere- yazarın adını andığı nesnelere ilişkin zihinsel bir imge görmediğinden emin olabiliriz; başka bir deyişle, aslında düşünmüyordur.
Makalenin başında verdiğim örneklere yeniden bakalım. Profesör Laski (1), elli üç sözcük içinde beş olumsuzluk kullanır. Bunlardan biri gereksizdir ve bütün parçayı anlamsız hâle getirir. Buna ek olarak, “akin” yerine “alien” kullanımı ikinci bir anlamsızlık yaratır. Genel muğlaklığı artıran başka sakarlıklar da vardır. Profesör Hogben (2), reçete yazabilen bir bataryayla gelişigüzel oynar; ayrıca gündelik dildeki “put up with”[123] ifadesini küçümserken egregious[124] sözcüğünün ne anlama geldiğine sözlükten bakma zahmetine katlanmaz. (3) numaralı örnek ise, biraz insafsız davranacak olursak düpedüz anlamsızdır. Muhtemelen ne demek istediğini, yalnızca yer aldığı makalenin tamamını okuyarak çıkarabiliriz. (4) numaralı örnekte yazar, aşağı yukarı ne söylemek istediğini bilir fakat aşınmış ifadelerin birikimi, lavaboyu tıkayan çay yaprakları gibi onu boğar. (5) numaralı örnekte ise, sözcüklerle anlam neredeyse tamamen birbirinden kopmuştur. Bu şekilde yazan insanlar, ekseriyet genel bir duygusal anlama sahiptirler -bir şeyden hoşlanmaz, başka bir şeyle dayanışma göstermek isterler- ancak söyledikleri şeyin ayrıntılarıyla ilgilenmezler. Titiz bir yazar, yazdığı her cümlede en azından şu dört soruyu kendine sorar:
Ne söylemeye çalışıyorum?
Bunu hangi sözcükler ifade eder?
Hangi imge ya da deyim bunu daha açık kılar?
Bu imge etkili olacak kadar yeni mi?
Muhtemelen iki soru daha soracaktır:
Bunu daha kısa söyleyebilir miyim?
Kaçınılabilecek ölçüde çirkin bir şey söyledim mi?
Ama bütün bu zahmete katlanmak zorunda değilsiniz. Zihninizi açık bırakıp hazır kalıpların içeri üşüşmesine izin vererek bundan kaçabilirsiniz. Bu kalıplar, sizin yerinize cümlelerinizi kurar hatta belli bir ölçüde sizin yerinize düşünür. Gerektiğinde ise çok önemli bir hizmet daha görürler: Anlamınızı, kısmen de olsa sizden bile gizlerler. İşte siyaset ile dilin yozlaşması arasındaki özel bağın belirginleştiği nokta burasıdır. Çağımızda siyasi yazının kötü yazı olduğu genel olarak doğrudur. Bunun doğru olmadığı durumlarda ise, yazarın genellikle bir tür muhalif olduğu, yani bir “parti çizgisi”ni değil kendi görüşlerini dile getirdiği görülür. Rengi ne olursa olsun dogma cansız ve taklitçi bir üslup talep ediyor gibidir. Broşürlerde, başyazılarda, bildirgelerde, resmî raporlarda ve müsteşar yardımcılarının konuşmalarında rastlanan siyasi söylem kalıpları, kuşkusuz partiden partiye değişir fakat hepsi, şu bakımdan birbirine benzer: İçlerinde neredeyse hiçbir zaman taze, canlı ve özgün bir ifade biçimine rastlanmaz. Kürsüdeki yorgun bir kalemşorun alışıldık kalıpları mekanik biçimde tekrarlayışını izlediğinizde -bestial atrocities[125], iron heel[126], blood-stained tyranny[127], free peoples of the world[128], stand shoulder to shoulder[129]- çoğu zaman tuhaf bir duyguya kapılırsınız: Sanki canlı bir insanı değil de bir tür mankeni seyrediyorsunuzdur. Bu duygu, ışık konuşmacının gözlüklerine vurup onları arkasında göz yokmuş izlenimi veren boş cam yuvarlaklarına dönüştürdüğünde daha da güçlenir. Bu duygu bütünüyle hayal ürünü de değildir. Bu tür bir söyleyişe başvuran bir konuşmacı, kendisini bir makineye dönüştürme yolunda epey mesafe almış demektir. Gırtlağından uygun sesler çıkmaktadır fakat sözcüklerini kendisi seçiyor olsaydı devrede olacak olan zihni sürece katılmamaktadır. Eğer yaptığı konuşma, tekrar tekrar yaptığı türden bir konuşmaysa kilisede ezberlenmiş karşılıkları söylerken olduğu gibi ne söylediğinin neredeyse farkında bile olmayabilir. Bilincin bu daralmış hâli, siyasal uyum için vazgeçilmez olmasa da en azından ona elverişli bir zemin sağlar.
Çağımızda siyasi konuşma ve yazı, büyük ölçüde savunulamaz olanı savunmaktan ibarettir. Hindistan'daki Britanya egemenliğinin sürdürülmesi, Rusya'daki tasfiyeler ve sürgünler ya da Japonya'ya atom bombalarının atılması gibi şeyler elbette savunulabilir fakat yalnızca çoğu insanın yüzleşmekten kaçınacağı kadar acımasız gerekçelerle savunulabilir; üstelik bu gerekçeler, siyasi partilerin açıkladıkları amaçlarla da bağdaşmaz. Bu yüzden siyasi dil büyük ölçüde örtmecelerden, soru sormaksızın kabul ettirilen varsayımlardan ve düpedüz bulanık bir muğlaklıktan oluşmak zorundadır.
Savunmasız köyler havadan bombalanır, halk kırsala sürülür, hayvanlar makineli tüfeklerle taranır, kulübeler yangın bombalarıyla ateşe verilir: Buna pasifleştirme[130] denir. Milyonlarca köylü topraklarından koparılır ve yanlarında taşıyabileceklerinden başka hiçbir şey olmadan yollara düşürülür: Buna nüfus transferi[131] ya da sınırların düzeltilmesi[132] denir. İnsanlar yargılanmaksızın yıllarca hapsedilir, enselerinden vurulur ya da Kuzey Kutbu bölgesindeki kereste kamplarında iskorbüt hastalığından ölmeye gönderilir: Buna güvenilmez unsurların tasfiyesi[133] denir.
Bir şeyi, onun zihinde uyandıracağı görüntüleri çağırmadan adlandırmak istiyorsanız işte böyle bir dil gereklidir.
Örneğin Rus totalitarizmini savunan rahatına düşkün bir İngiliz profesörü düşünelim. Böyle biri açıkça:
“İşe yarayacak sonuçlar elde edebiliyorsanız siyasi rakiplerinizi öldürmekten yanayım,” diyemez.
Bu yüzden büyük olasılıkla şöyle bir şey söyleyecektir:
“Her ne kadar Sovyet rejiminin insancıl bakış açısına sahip kişilerin üzüntüyle karşılayabileceği bazı özellikler taşıdığını özgürce kabul etsek de siyasi muhalefet hakkının belirli ölçülerde kısıtlanmasının geçiş dönemlerinin kaçınılmaz bir eşlikçisi olduğu ve Rus halkının katlanmak zorunda bırakıldığı sıkıntıların somut başarılar alanında fazlasıyla haklı çıkarıldığı konusunda sanırım hepimiz hemfikir olmalıyız.”
Tumturaklı üslubun kendisi de bir tür örtmecedir. Latince kökenli sözcüklerden oluşan bir yığın, yumuşak bir kar örtüsü gibi olguların üzerine yağar; ana hatları belirsizleştirir ve bütün ayrıntıları örter. Açık ve anlaşılır dilin en büyük düşmanı samimiyetsizlik. Gerçek amaçlarla açıklanan amaçlar arasında bir uçurum belirdiğinde, insan adeta içgüdüsel olarak uzun sözcüklere ve tükenmiş deyimlere sığınır; tıpkı mürekkep fışkırtan bir mürekkep balığı gibi. Çağımızda, “siyasetten uzak durmak” diye bir şey yoktur. Her mesele siyasi bir meseledir; siyasetin kendisi ise yalan, kaçamak, aptallık, nefret ve şizofreniden oluşan bir yığındır. Genel atmosfer bozulduğunda dil de bundan nasibini alır. Sanırım -bu, doğrulamak için yeterli bilgiye sahip olmadığım bir tahmindir- Almanca, Rusça ve İtalyancanın diktatörlük sonucunda son on-on beş yılda gerilemiş olduğu görülecektir.
Ama düşünce dili bozabildiği gibi dil de düşünceyi bozabilir. Kötü bir kullanım, daha iyi bilmesi gereken ve gerçekten de bilen insanlar arasında bile gelenek ve taklit yoluyla yayılabilir. Üzerinde durduğum bu yozlaşmış dil, bazı bakımlardan son derece kullanışlıdır. “Haksız sayılamayacak bir varsayım”, “çok şey arzu edilir kılmaktadır”, “hiçbir işe yaramaz, göz önünde bulundurmamız gereken bir husus” gibi kalıplar sürekli bir ayartmadır; her an dirsek mesafesinde duran bir kutu aspirin gibi. Bu denemeye şöyle bir bakın; kesinlikle itiraz ettiğim hataları ben de tekrar tekrar işlemişimdir. Bu sabah postamda Almanya'daki koşulları ele alan bir broşür geldi. Yazar, onu yazmak zorunda hissettiğini söylüyor. Broşürü rastgele açıyorum ve gözüme çarpan ilk cümlelerden biri şu oluyor:
“[Müttefikler], Almanya'nın sosyal ve siyasi yapısında köklü bir dönüşüm sağlayacak ve aynı zamanda iş birliğine dayalı, birleşik bir Avrupa'nın temellerini atacak bir fırsata sahiptir; üstelik bunu Almanya'da milliyetçi bir tepkiyi önleyecek biçimde yapabilirler.”
Görüyorsunuz, yazar yazmak zorunda hissediyor kendini -büyük olasılıkla söyleyecek yeni bir şeyi olduğunu düşünüyor fakat sözcükleri, borazanın sesine koşan süvari atları gibi otomatik olarak o tanıdık kasvetli kalıba girip diziliyor. Hazır kalıpların zihne bu şekilde el atması (lay the foundations[134], achieve a radical transformation[135] gibi) ancak sürekli tetikte olunursa önlenebilir; bu tür her kalıp, beynin bir bölümünü uyuşturur.
Daha önce dilimizin yozlaşmasının muhtemelen giderilebilir olduğunu söylemiştim. Buna karşı çıkanlar ise, eğer bir gerekçe ileri sürecek olurlarsa dilin yalnızca mevcut toplumsal koşulları yansıttığını ve sözcüklere veya dil yapılarına doğrudan müdahale ederek onun gelişimini etkileyemeyeceğimizi savunacaklardır. Bir dilin genel tonu ya da ruhu söz konusu olduğunda bu doğru olabilir fakat ayrıntılar düzeyinde doğru değildir. Saçma sözcükler ve ifadeler, çoğu zaman evrimsel bir süreç sonucunda değil, bilinçli davranan küçük bir azınlığın çabası sayesinde ortadan kalkmıştır. Yakın dönemden iki örnek, explore every avenue[136] ve leave no stone unturned[137] ifadeleridir; bunlar birkaç gazetecinin alayları sayesinde can verdi. Benzer biçimde yeterince insan bu işe kafa yorarsa sinek üşüşmüş mecazlardan oluşan uzun bir listeyi de ortadan kaldırmak mümkün olmalıdır. Ayrıca not un- kalıbını alay konusu ederek kullanım dışına itmek,[138] ortalama bir cümledeki Latince ve Yunanca kökenli sözcüklerin miktarını azaltmak, yabancı ifadeleri ve bağlamından kopmuş bilimsel terimleri dilden kovmak ve genel olarak tumturaklı dili gözden düşürmek de mümkün olmalıdır. Ama bunların hepsi ikincil meselelerdir. İngilizceyi savunmak bundan daha fazlasını gerektirir; belki de en iyisi işe, neyi gerektirmediğini söyleyerek başlamaktır.
Her şeyden önce bunun; arkaizmle, kullanımdan düşmüş sözcükleri ve ifadeleri kurtarma çabasıyla ya da hiçbir zaman sapılmaması gereken bir "standart İngilizce" oluşturma çabasıyla ilgisi yoktur. Tam tersine, işe yaramaz hâle gelmiş her sözcük ve deyimi bir kenara atmakla ilgilidir. Anlam açık olduğu sürece önemi olmayan doğru dil bilgisi ve söz dizimi ile de ilgisi yoktur; Amerikanizmlerden kaçınmakla veya “iyi bir düzyazı üslubu” denilen şeye sahip olmakla da. Öte yandan, sahte bir sadelikle ve yazılı İngilizceyi konuşma diline yaklaştırma çabasıyla da ilgili değildir.
Bu durum, her koşulda Latince yerine Sakson kökenli kelimelerin seçilmesi gerektiği anlamına gelmez ve fakat kişinin amacını anlatırken olabilecek en az ve en kısa kelimeyi kullanmasını gerektirir. Her şeyden önce yapılması gereken, kelimenin anlamı seçmesine izin vermektir, tersini yapmak değil. Düzyazıda kelimelerle yapılabilecek en kötü şey, onlara teslim olmaktır. Somut bir nesne düşündüğünüzde, bunu kelimeler olmadan yaparsınız; ardından, gözünüzde canlandırdığınız o şeyi tanımlamak istiyorsanız muhtemelen ona tam oturan kelimeleri bulana kadar arayışa girersiniz. Ancak soyut bir şey düşündüğünüzde, işe en başından kelimelerle başlama eğiliminde olursunuz. Eğer bunu engellemek için bilinçli bir çaba harcamazsanız dildeki hazır kalıplar hemen devreye girip işi sizin yerinize halleder; tabii bu durum, anlamı bulandırma, hatta tamamen değiştirmek pahasına olur.
Muhtemelen en doğrusu, kelimeleri kullanmayı olabildiğince geciktirmek ve anlatmak istediğiniz şeyi imgeler ve duyumlar aracılığıyla olabildiğince berraklaştırmaktır. Sonrasında kişi, anlamı en iyi karşılayacak ifadeleri sadece alelade kabul etmekle kalmayıp bizzat seçebilir; ardından tam tersi bir açıdan bakarak seçtiği kelimelerin, karşı tarafta nasıl bir izlenim bırakacağına karar verebilir. Zihnin sergilediği bu son çaba; tüm bayat veya karmaşık imgeleri, tüm hazır kalıpları, gereksiz tekrarları, laf kalabalığını ve genel olarak müphemliği söküp atar. Fakat insan, bir kelimenin veya ifadenin yaratacağı etki konusunda sık sık şüpheye düşebilir; işte bu yüzden, içgüdülerin yetersiz kaldığı anlarda güvenebileceği kurallara ihtiyaç duyar.
Sanıyorum ki aşağıdaki kurallar çoğu durumu kapsayacaktır:
1. Basılı yayınlarda görmeye alışkın olduğunuz hiçbir mecazı, benzetmeyi veya edebî sanatı asla kullanmayın.
2. Kısa olanı işinizi görecekse asla uzun bir kelime kullanmayın.
3. Bir kelimeyi metinden atmak mümkünse her zaman atın.
4. Etken çatı kullanabileceğiniz yerde asla edilgen çatı kullanmayın.
5. Eğer günlük dilde bir karşılığı varsa asla yabancı bir ifade, bilimsel bir terim veya jargon kullanmayın.
6. Ortaya tamamen barbarca bir ifade çıkarmaktansa bu kuralların herhangi birini hiç düşünmeden çiğneyin.
Bu kurallar kulağa temel gelebilir ve öyledirler de fakat günümüzde moda olan tarzda yazmaya alışmış herkeste derin bir tutum değişimi talep ederler. İnsan bunların hepsine uyup yine de kötü bir İngilizce yazabilir ama bu makalenin başındaki o beş örnekte alıntıladığım türden şeyler yazamaz.
Burada dilin edebî kullanımını değil; dili, düşünceyi gizlemenin ya da engellemenin değil, ifade etmenin bir aracı olarak ele alıyorum. Stuart Chase ve diğerleri, tüm soyut sözcüklerin anlamsız olduğunu iddia etmeye yaklaşmış ve bunu bir tür siyasi suskunluğu savunmak için bahane olarak kullanmıştır. Faşizmin ne olduğunu bilmiyorsan, Faşizme karşı nasıl mücadele edebilirsin? Bu tür saçmalıkları yutmak gerekmez; bununla birlikte günümüzdeki siyasi karmaşanın dilin bozulmasıyla bağlantılı olduğunu kabul etmek ve muhtemelen sözcük cephesinden başlayarak bir ölçüde iyileşme sağlanabileceğini görmek gerekir. İngilizceni sadeleştirdiğinde, dogmanın en kötü saçmalıklarından kurtulursun. Artık gerekli siyasi söylem kalıplarından hiçbirini konuşamaz hâle gelirsin; aptalca bir şey söylediğinde ise, onun aptallığı sana bile açıkça görünür. Siyasi dil -ve bu, Muhafazakârlardan Anarşistlere kadar bütün siyasi partiler için farklı derecelerde de olsa geçerlidir- yalanların doğruymuş gibi duyulmasını, cinayetin saygın görünmesini ve düpedüz boş sözlere sağlamlık görüntüsü kazandırılmasını sağlamak üzere tasarlanmıştır. İnsan bunu bir anda tamamen değiştiremez, ancak en azından kendi alışkanlıklarını değiştirebilir ve zaman zaman, eğer yeterince yüksek sesle alay ederse, yıpranmış ve yararsız bir ifadeyi -bir jackbootu, bir Achilles' heeli, bir hotbedi, bir melting potu[139], bir acid testi[140], bir veritable infernoyu[141] ve diğer sözel çöp yığınlarını- ait olduğu yere, çöp kutusuna gönderebilir.
George Orwell Horizon, Cilt XIII, Sayı 76, Nisan 1946
451 Atölye Notu: Bu çeviri; edebiyat okurları, araştırmacılar ve akademik çevreler için ticari kaygı güdülmeksizin hazırlanmıştır. Ticari amaçla kullanılması, basılması ve alıntılanması yasaktır. Kaynak gösterilmesi, emeğe saygının en yalın ifadesi olacaktır.
Dijital Edisyon Künyesi
Eser: Politics and the English Language (Siyaset ve İngiliz Dili)
Yazar: George Orwell (1903–1950)
İlk Yayımlanış: Horizon, Cilt XIII, Sayı 76, Nisan 1946
Türkçe Çeviri: Ümmü Akkuş
Editoryal Hazırlık: 451 Atölye
Yayıncı: 451 Atölye
Dijital Edisyon: Birinci Baskı (Sürüm 1.0)
Yayın Tarihi: Haziran 2026
Yayın Dili: Türkçe
Özgün Dil: İngilizce
“Neden Hâlâ Orwell?” Adlı çeviri sürecine ilişkin makaleyi okumak için tıklayın…
[1] İng.: “I will roar you as gently as any sucking dove”. (ç.n.)
[2] İngiliz işçi sınıfı aksanında (Cockney) kelime başındaki “h” harfleri telaffuz edilmez; Orwell bu alıntıyla, yapay “standart İngilizce”ye karşı doğal halk diline atıfta bulunuyor. (ç.n)
[3] Aynı şeyi farklı biçimlerde tekrarlamak (ç.n.)
[4] (Birine/bir şeye) arka çıkmak (ç.n.)
[5] Hizaya gelmek (ç.n.)
[6] Ezip geçmek; hiçe sayarak çiğnemek (ç.n.)
[7] (Biriyle) omuz omuza durmak (ç.n.)
[8] (Birinin) ekmeğine yağ sürmek (ç.n.)
[9] Art niyeti olmamak; kişisel çıkar gözetmemek (ç.n.)
[10] Değirmenine su taşımak (ç.n.)
[11] Bulanık suda balık avlamak (ç.n.)
[12] Gündemde olmak; olağan ve yaygın hâle gelmek (ç.n.)
[13] (Birinin) yumuşak karnı (ç.n.)
[14] Veda şarkısı; son yapıt (ç.n.)
[15] Yuva; bir şeyin filizlendiği ortam (genellikle olumsuz anlamda) (ç.n.)
[16] İng.: Operators or verbal false limbs. Tercih edilen, “Dilsel Protezler” ifadesi aynı zamanda uzvun yapaylığını da barındırmakta. (ç.n.)
[17] İşlevsiz hâle getirmek; etkisiz bırakmak (ç.n.)
[18] Engel oluşturmak (ç.n.)
[19] Kabul edilemez olduğu ortaya çıkmak (ç.n.)
[20] İletişime geçmek (ç.n.)
[21] Tabi olmak (ç.n.)
[22] Yol açmak (ç.n.)
[23] Gerekçe oluşturmak (ç.n.)
[24] Sonucunu doğurmak (ç.n.)
[25] Önemli rol oynamak (ç.n.)
[26] Etkisini göstermek (ç.n.)
[27] Hukuki/ idari bağlam: Yürürlüğe girmek. Genel bağlam: Etkisini göstermeye başlamak (ç.n.)
[28] Eğilim göstermek (ç.n.)
[29] Amacına hizmet etmek (ç.n.)
[30] Sırasıyla; kırmak, durdurmak, bozmak, onarmak, öldürmek (ç.n.)
[31] kanıtlamak, olmak (ç.n.)
[32] Hizmet etmek, işe yaramak (ç.n.)
[33] Oluşturmak, teşkil etmek (ç.n.)
[34] Oynamak, üstlenmek (ç.n.)
[35] Kılmak, dönüştürmek (ç.n.)
[36] By examining, inceleyerek; by examination of, incelenmesi yoluyla. Orwell burada eylemin (-ing'li eylem adı yerine) soyut isimle karşılanmasını, yani dili ağırlaştıran isimleştirme (nominalization) eğilimini eleştirmekte. (ç.n.)
[37] Hakkında, bakımında, ilişkin (ç.n.)
[38] Göz önünde bulundurarak; dikkate alarak (ç.n.)
[39] Şu gerçeği ki; ... olması gerçeği (ç.n.)
[40] Sayesinde; yoluyla; ... sonucu (ç.n.)
[41] Göz önüne alındığında; dikkate alındığında (ç.n.)
[42] Yararına; çıkarı için (ç.n.)
[43] Varsayımıyla; varsayımına dayanarak (ç.n.)
[44] Kesinlikle arzu edilen, olması gereken (ç.n.)
[45] Göz ardı edilemez; mutlaka hesaba katılması gereken (ç.n.)
[46] Yakın gelecekte beklenen bir gelişme (ç.n.)
[47] Ciddi bir değerlendirmeyi hak eden (ç.n.)
[48] Tatmin edici bir sonuca ulaştırılmak (ç.n.)
[49] Olgu (ç.n.)
[50] Unsur; öge (ç.n.)
[51] Birey (ç.n.)
[52] Amaç; hedef (ç.n.)
[53] Kesin; tartışmasız (ç.n.)
[54] Etkin; işe yarayan (ç.n.)
[55] Fiilî; neredeyse tam anlamıyla (ç.n.)
[56] Temel; asli (ç.n.)
[57] Birincil; başlıca (ç.n.)
[58] Teşvik etmek; desteklemek (ç.n.)
[59] Teşkil etmek; oluşturmak (ç.n.)
[60] Sergilemek; göstermek (ç.n.)
[61] Sömürmek; çıkar sağlamak (ç.n.)
[62] Kullanmak; yararlanmak (ç.n.)
[63] Ortadan kaldırmak; dışlamak (ç.n.)
[64] Tasfiye etmek; yok etmek (ç.n.)
[65] Çığır açan; tarihi bir dönüm noktası oluşturan (ç.n.)
[66] Destansı; olağanüstü (ç.n.)
[67] Tarihi; tarihte iz bırakan (ç.n.)
[68] Unutulmaz (ç.n.)
[69] Zafer kazanmış; muzaffer (ç.n.)
[70] Asırlık; köklü (ç.n.)
[71] Kaçınılmaz (ç.n.)
[72] Amansız; önüne geçilmez (ç.n.)
[73] Gerçek anlamda; tam anlamıyla (ç.n.)
[74] Krallık; egemenlik alanı (ç.n.)
[75] Taht (ç.n.)
[76] Savaş arabası (ç.n.)
[77] Demir yumruk; zırhlı güç (ç.n.)
[78] Üç dişli zıpkın; Poseidon'un silahı (ç.n.)
[79] Kılıç (ç.n.)
[80] Kalkan (ç.n.)
[81] Küçük yuvarlak kalkan (ç.n.)
[82] Sancak; bayrak (ç.n.)
[83] Demir ökçe; militarist baskının simgesi (ç.n.)
[84] Savaş borusu; sefere çağrı (ç.n.)
[85] Çıkmaz sokak; içinden çıkılamaz durum (ç.n.)
[86] Eski rejim; Fransız Devrimi öncesi düzen (ç.n.)
[87] Makineden tanrı; çözümsüz görünen duruma zorla müdahale (ç.n.)
[88] Gerekli değişiklikler yapılmış olarak (ç.n.)
[89] Mevcut durum (ç.n.)
[90] Tektipleştirme; tüm kurumların merkezî Nazi denetimine alınması (ç.n.)
[91] Dünya görüşü; evren tasarımı (ç.n.)
[92] Hızlandırmak; kolaylaştırmak (ç.n.)
[93] İyileştirmek; hafifletmek (ç.n.)
[94] Öngörmek; tahmin etmek (ç.n.)
[95] Alakasız; konu dışı (ç.n.)
[96] Kökünden koparılmış; yersiz yurtsuz (ç.n.)
[97] Gizli; el altından yürütülen (ç.n.)
[98] Su altında olan; sualtı (ç.n.)
[99] Bunun ilginç bir örneği, yakın zamana kadar kullanılan İngilizce çiçek adlarının Yunanca kökenli adlar tarafından giderek yerlerinden edilmesidir. “Snapdragon” yerini “antirrhinum”a, “forget-me-not” ise “myosotis”e bırakmaktadır. Bu moda değişiminin herhangi bir pratik gerekçesi olduğunu görmek zordur. Muhtemelen bunun nedeni, daha gündelik sözcüklerden içgüdüsel bir uzaklaşma ve Yunanca kökenli sözcüklerin daha bilimsel olduğu yönündeki belirsiz duygudur.
[100] Sırtlan; açgözlü, ahlaksız kimse (ç.n.)
[101] Cellat (ç.n.)
[102] Yamyam (ç.n.)
[103] Küçük burjuva (ç.n.)
[104] Bu beyler; bu züppeler (ç.n.)
[105] Uşak; yaltakçı (ç.n.)
[106] Dalkavuk; peyki (ç.n.)
[107] Kuduz köpek; azgın, tehlikeli kimse (ç.n.)
[108] Beyaz Muhafız; (devrimci güçlere karşı savaşan karşı-devrimci kuvvetler) (ç.n.)
[109] Bölgesellikten arındırmak (ç.n.)
[110] Kabul edilemez; izin verilemez (ç.n.)
[111] Evlilik dışı (ç.n.)
[112] Parçalayıcı olmayan; bütünleştirici (ç.n.)
[113] Örnek: “Comfort'un algı ve imgelemindeki kapsayıcılık, kapsamı bakımından tuhaf biçimde Whitmancı, estetik zorunluluk bakımından ise neredeyse tam karşıtı olan yapısıyla, zalim ve amansız ölçüde dingin bir zamansızlığı çağrıştıran o titreşimli, atmosferik, birikimli ima gücünü sürdürmektedir... Wrey Gardiner ise basit hedefleri tam isabetle vurmayı amaçlayarak başarı kazanır. Ne var ki bu hedefler o kadar da basit değildir ve bu hoşnut hüzün boyunca teslimiyetin yüzeysel tatlı-acı tonundan daha fazlası akıp gider.” (Poetry Quarterly)
[114] Romantik, hisli (ç.n.)
[115] Biçimlendirilebilir; şekil vermeye elverişli (ç.n.)
[116] Değerler (ç.n.)
[117] İnsani; insana özgü (ç.n.)
[118] Ölü; cansız (ç.n.)
[119] Duygusal; hissi (ç.n.)
[120] Doğal (ç.n.)
[121] Canlılık; hayatiyet (ç.n.)
[122] Eski Ahit'in bilgelik kitaplarından biridir. Dilimizde Vaiz Kitabı olarak da bilinir. (ç.n.)
[123] Tahammül etmek, katlanmak (ç.n.)
[124] Son derece aşırı; ağır biçimde uygunsuz (ç.n.)
[125] Vahşi zulümler (ç.n.)
[126] Demir ökçe; zorba baskı (ç.n.)
[127] Kana bulanmış tiranlık (ç.n.)
[128] Dünyanın özgür halkları (ç.n.)
[129] Omuz omuza durmak (ç.n.)
[130] İng. orijinali: pacification (ç.n.)
[131] İng. orijinali: transfer of population (ç.n.)
[132] İng. orijinali: rectification of frontiers (ç.n.)
[133] İng. orijinali: elimination of unreliable elements (ç.n.)
[134] Temellerini atmak (ç.n.)
[135] Köklü bir dönüşüm gerçekleştirmek (ç.n.)
[136] Her yolu denemek; tüm seçenekleri araştırmak (ç.n.)
[137] Hiçbir çabadan kaçınmamak; her taşın altına bakmak (ç.n.)
[138] “Not un-” kalıbından kurtulmanın bir yolu şu cümleyi ezberlemektir: “Pek de siyah olmayan bir köpek, pek de küçük olmayan bir tavşanı, pek de yeşil olmayan bir tarlanın içinde kovalıyordu.”
[139] Cadı kazanı (ç.n.)
[140] Mihenk taşı (ç.n.)
[141] Mahşer günü (ç.n.)